Kapadokya

NEDİR NE DEĞİLDİR

Memlekette en çok film, dizi ve klipte kullanılıp hala mistik havasını koruyabilen yer neresi diye sorsalar herhalde çoğunluğun cevabı Kapadokya olurdu. Adının nereden geldiği kesin olarak bilinmeyen Peribacaları, yeraltı şehirleri, acayip manzaralar sunan gün doğumu ve batımları, hem endemik hem de sportif açıdan zengin vadileri, orijinal mimari yapıları ve yüzlerce yıllık şarap mirasıyla bölge aslında çok önemli bir kültürel hazine.

Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Aksaray ve Kayseri’ye kadar yayılan bölgenin tarihi yontma taş devrine kadar gitse de Hititler, Kapadokya’ya yerleşen ilk devlet olarak görülüyor. Ardından Roma İmparatorluğu’nun mezaliminden kaçan ilk Hristiyanlar bölgeye teşrif ediyorlar. Gelen ilk misyoner dayılar hem güvenlik hem de parasızlık nedenlerinden buldukları mağaralarda yaşamaya başlıyorlar. Bölgedeki manastır yaşamı da böylece başlamış oluyor. Bu esnada bölge halkını da tavlayıp Hristiyanlaştırıyorlar. Ancak Roma İmparatorluğu, Hristiyanlığı resmi din olarak kabul edene kadar cadı avı korkusu sürüyor. Roma ve Bizans sonrası bölgede egemenlik sağlayan Selçuklularsa Hristiyanlara dokunmuyorlar.



Osmanlı dönemindeyse mağara yaşamı sonlanmış. Bunun temel nedeniyse hem Hristiyanlığın yayılmasının önlenmesi hem de devletin vergi toplamasının kolaylaştırılması olmuş. 15. Yüzyıl itibariyle bölgede artan kent yaşamıyla beraber ticari ürünlerin üretimi de başlamış. Çanak ticareti, jeolojik olarak canlı bir bölge oluşundan dolayı değerli taslar, şarap, halı/kilim, beziryağı temel ticari unsurlar haline gelmiş. Malları genelde Rumlar üretiyormuş, kalan Osmanlı tebaası da ticaretini yapıyormuş. Osmanlı para geldiği müddetçe tüm bu faaliyetleri serbest bırakmış. Kapadokya o dönem Dersaadet’in en önemli şarap tedarikçilerinden biriymiş. Ticaretten kazanılan parayla Avanos, Ürgüp gibi yerleşim yerlerinde mimari gösteriş artmaya başlamış.  Öte yandan Hristiyan tebaa ressamlar çağırarak bir çok kilisenin günümüzde insanı kendine hayran bıraktıran duvarlarının oluşmasını sağlamış.


Bu huzurlu, beraber yaşam 1924 mübadelesine kadar sürmüş. Kapadokya’nın önemli bir nüfus oranını oluşturan Rumlar Yunanistan’a göç ettirilmiş. Bu durum Kapadokya’nın ekonomik, demografik ve kültürel yapısının değişmesine neden olmuş. 1960’lara kadar kendi halinde olan bölgede bu yıldan itibaren bireysel seyahatler sonucu çok ufak turizm hareketleri başlamış. Bölgeye ilk gelen ziyaretçiler genelde evlerde misafir oluyorlarmış. Ardından hem bölgenin yeniden keşfedilmesi hem de kültürel zenginliklerinin ortaya çıkartılıp parlatılmasıyla bölge bugünkü hale gelmiş. 

İnsanların uzun dönem yaşadığına inanılan ve herkese bu yönde bilgi aktarılan yeraltı şehirleri ise kısa süreli ihtiyaçlar için kullanılan alanlarmış. İpek yolu üzerinde bulunan Kapadokya, özellikle batıya yapılan seferlerde Moğol, Arap ve Pers ordularının geçiş güzergahında bulunuyormuş. Bu tip büyük orduların geçişi esnasında yağma ve şiddetten kaçmak isteyen halklar ilk dönem Hristiyanların manastır olarak kullandığı mağaralarda kısa süreli saklanmaya başlamış. Peki bu dev mağara yapıları bu kadar kısa süreli sığınmalar dışında ne için kullanılmış? Turizm başladıktan sonra dahi hakkında pek kaynak bulunamayan bu yeraltı şehirleriyle ilgili en kuvvetli teoriyse buraların şarap üretimi için sabit nem ve sıcaklık değerleriyle ideal yerler olması. Yani nice rivayete konu olan o dev yeraltı şehirleri aslında şarap üretim merkezi ve şarap ambarları olarak kazılmış ve kullanılmış. 60-70 senede bir geçecek olan büyük ordulardan kısa süreli kaçışlar için bu kadar büyük yapılara ihtiyaç duyulmasının söz konusu olmadığı söyleniyor uzmanlar tarafından.

Kapadokya’nın en önemli özelliği ise jeolojik yapısı ve bu yapının rüzgar, seller ve çeşitli doğal yollarla aldığı şekiller. Dünyaca ünlü Peribacaları, mağara evleri ve vadileriyle Kapadokya insana başka bir gezegendeymiş hissini yaşatıyor. Bölgedeki üst yeryüzü katmanı artık aktif olmayan volkanlar Hasan ve Erciyes Dağı’nın zamanında püskürttüğü volkanik küllerden meydana geliyor. Bu nedenle doğal nedenle kolayca aşınıp şekil alabiliyor. 


GEZSEK GÖRSEK

Kapadokya diye bahsedilen bölge oldukça büyük bir alanı kapsıyor. Bu nedenle ya öncelikleri belirlemek veya bölgedeki vakti uzun tutmak gerekiyor. Açıkçası tek seferde gezilip bitirebilecek bir yer değil. Görülecekleri kasaba yerleşimleri için Ürgüp, Göreme, Avanos; 4. Yüzyıla kadar giden kiliseler için Göreme Açık Hava Müzesi; Peri Bacaları için Zelve-Paşabağları ve Dünyayı Kurtaran Adam’ın doğal setini görmek için Devrent Vadisi; Kapadokya’nın sembolleri için Üç Güzeller; günbatımı izlemek için Uçhisar, kayaevler için Çavuşin; Güvercinlik Vadisi; efsanelere konu olan yeraltı yaşamı için Kaymaklı Yeraltı Şehri ve az sayıda kalan Rum mimarisi için Sinasos olarak kabaca listeleyebiliriz.



Bunlarla beraber Kapadokya’da mutlaka yapılması gereken şeylerin başında balon turu geliyor. Bölge birçok kişi tarafından dünyanın en iyi balon güzergahlarından biri olarak kabul ediliyor. Balona binmekle ilgili endişeler ve çekinceler olabiliyor başta. Benim gibi yükseklik korkusu sahibiyseniz, motorsuz ve tamamen rüzgarla hareket eden bir şeyden endişe etmeniz kadar doğal bir şey olamaz. Hatta balona binene kadar bu hisleriniz karında karıncalanmalar, gereksiz kısa voltalar olarak kendini belli ediyor. Öncelikle balona gidişten bahsetmek lazım. Çünkü bu bile başlı başına bir mistik yolculuk haline gelebiliyor. Kaldınız yere bağlı olarak sabah 4 civarı otellerden alınıyorsunuz. Çünkü balonlar Göreme’den kalkıyorlar. Bu esnada gün doğmamış oluyor. Yol boyunca sağınızda ve solunuzda şişirilen balonlar görüyorsunuz. Tam alacakaranlıkta alev püskürtülerek şişirilen balonlar, Kapadokya’nın yer şekilleri arasında insana uyanan devleri anımsatıyorlar. Bunda çok erken kalkmamın da payı olabilir tabii. Ardından anlaştığınız balon turu firmasının hizmetine göre ya kahvaltıya ya da doğrudan balonun yanına götürülüyorsunuz. Bu noktada kahvaltı hizmeti veren bir firmadan turu almak önem kazanıyor çünkü çok erken saatte kalkıp bir şeyler yemeden turu yapmak günün devamı için aşırı yorucu olabiliyor.



Kahvaltıdan sonra birlikte havalanacağınız kişilerle minibüslere binip balonun yanına gidiyorsunuz. Her balon firmasının farklı uygulamaları var. Sepetlerdeki kişi sayısı değişebiliyor. Sırayla balona biniyorsunuz. Pilotunuzdan kısa bir iniş-kalkış eğitimi aldıktan sonra siz anlamadan balon yerden bir anda kesiliyor. İşte o noktaya kadar devam eden endişeler kalkışla beraber bir anda yeryüzünde kalıyor.



Balon muhtemelen insanoğlunun bulduğu en huzurlu ulaşım aracı. Sadece yükselmek için kullanılan propan gazının sesinden başka bir ses yok. Günlük hayatımızda hiç olmayan, sadece rüzgarla hareket etmek kavramı insana rüya gibi geliyor. Üstelik altınızda dünyanın en ilginç coğrafyalarından biri uzanıyor. Göreme’den kalkar kalkmaz gün doğumunu yakalıyorsunuz ve güneşle beraber yükselmeye başlıyorsunuz. Onlarca balon beraber kalkış yaptığı için gökyüzü panayır alanı gibi rengarenk. Balonla seyahatin insana hissettirdiklerini Jules Verne Balonla Beş Hafta romanında muhteşem özetlemiş:

“Bir balondan söz edin bana!” diye yeniden söze başlıyordu Joe. “Kendinizi yürüyor gibi hissetmiyorsunuz ama doğa gözlerinizin  önünden akıp gitme zahmetine giriyor!”
“Ne güzel görünüş! Ne hayranlık! Ne esriklik! Hamakta bir düş!”



Maalesef yolculuk 5 hafta değil hava şartlarına bağlı olarak ortalama 1 saat sürüyor. Balonla yolculuğun en enteresan taraflarından biri varılacak yerin sadece tahmin edilebilmesi. Çünkü tek itiş gücü rüzgar. Bu nedenle rüzgar nereden eserse oraya varılıyor. Balon turunun tek dikkatli olmanız gereken ve riskli yeri iniş kısmı. Çünkü ters rüzgarlar veya sert yere çarpışlarda balon sekebiliyor ve gösterilen iniş pozisyonunu almayıp tutunmazsanız yaralanama riskiniz var. Ancak iyi pilotaj ve başarılı yer ekibi bu riski oldukça azaltıyor. 

Balon turu için bölgede çeşitli fiyatlardan ve hizmet kalitesinden firma bulunuyor. Havacılığın temel kuralları balonlar için de geçerli. Malzeme, hizmet ve insan kalitesi fiyatı yükseltiyor. Her balonun yaklaşık 8 kişilik bir yer ekibi oluyor. Üstelik tüm pilotlar balon pilotu eğitimi alıp diplomalı olmak zorundalar. Balon pilotluğunun eğitiminin neredeyse uçak pilotluğu kadar bilgi ve eğitim gerektiren bir mevzu olduğu söyleniyor. Çoğunlukla balonlarlar günde tek sefer yapıyorlar. Yer ekibi kalkıştan inişe kadar sizi yerden takip edip inişe hazır olduğunuzda gerekli düzenlemeleri yapıyor. Balon turizmi bölge için çok önemli de bir gelir kaynağı olmuş durumda. 

Royal Balloon bölgedeki en iyi balon şirketlerinden biri. Hizmetleri dolayısıyla fiyatları ortalamanın biraz üzerinde. Sabah kahvaltısını Göreme’deki tesislerinde veren tek firma onlar. Balon malzemeleri, pilot seçimi ve yer ekibi konusunda da oldukça titizler. Bir diğer önemli konuysa balonlarında kullandıkları sepetler çok büyük değil. Böylece kendinizi iş çıkışı metrobüse binmiş gibi hissetmiyorsunuz. Bu yolculuk sonrasındaysa yere güvenle inen Fransız baloncuların geleneği olan şampanya ritüeli var. Sabahın o saatinde ne şampanyası diyenler içinse portakal suyunu hüpletebiliyorsunuz.





YATSAK UYUSAK

Belli bir tarihi ve enteresan hikayesi olan yerlere gidince insanlarda zamanda yolculuk edip o eski dönemlere şahitlik etme isteği doğar zaman zaman. Kapadokya’daki Kayakapı da insana bu fırsatı sunan bir proje. Tam adıyla Kayakapı Kültürel ve Doğal Çevre Koruma ve Canlandırma Projesi Ürgüp’e tepeden bakan Esebelli Kayası’nda yer alan bir mahalle aslında. Yerleşimin çok eski tarihlere kadar gittiği mahalle en büyük gelişmesini Lale Devri’nde gösteriyor. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın da katkılarıyla bölge giderek zenginleşip Osmanlı ticaretinde söz sahibi oldukça Kayakapı’da Ürgüp’ün ağalar ve zenginler mahallesi oluyor.



İşlenmesi kolay taş yapı bölgenin yetenekli taş ustalarıyla birleşimce muazzam konaklar inşa ediliyor mahalleye. Öyle ki Osmanlı sadrazamları bölgeye ziyarete geldiklerinde mutlaka Kayakapı’daki Davud Ağa Konağı’nda ağırlanıyor. Uzun bir zaman bu toplumsal statüsünü koruyan mahalle Cumhuriyet döneminde yanlış bir yönetim kararıyla, doğal afet tehlikesi bahanesiyle boşaltılıyor. Kayakapı’nın da muhteşem evleri bölgenin yıpratıcı etkisiyle birer harabeye dönüyor.



Bir kaç sene önce Ürgüplü bir turizmci aile olan Dinler Ailesi bu kültürel mirası ayağa kaldırmak için topa giriyorlar. Mahallenin hem mimari hem de kültürel değeri nedeniyle hazırlanılan projeyi yalnız bir otel projesi olarak değil mahalleyi yeniden canlandırma projesi olarak görüyorlar. Onların bu yaklaşımı sadece yerel yöneyimler tarafından değil dünyada da önemli bir destek görüyor ve Kapadokya bölgesinde UNESCO ve Dünya Miras Merkezi tarafından desteklenen tek proje oluyor. Öte yandan evlerin restorasyonunda kullanılan özel yöntemler nedeniyle National Geographic’in “Dünya Miras Alanları” belgeseline konu oluyorlar.

Kayakapı’nın ruhani açıdan da oldukça büyük önemi bulunuyor. Mahalle Selçuklulardan kalma tarihi bir camiyle beraber 10. Yüzyıla ait bir mağara kiliseye de ev sahipliği yapıyor. Kayakapı’nın ev sahipliği yaptığı başka önemli yapı ise Ortodokslar için önemli azizlerden olan Yuhannes’in evi. Rum Ortodoks cemaati için oldukça önemli bir ruhani figür olan azizin evi her sene Rum Ortodoks Patriği tarafından da ziyaret ediliyormuş.



Kayakapı tarihteki şanına yakışır bir biçimde şu anda Kapadokya’nın en lüks oteli. Ancak yaşattığı deneyimi düşündüğünüzde fiyatları daha kabul edilebilir bir hal alıyor. Açıkçası lüks otelleri pek samimi bulmayan birini bile oldukça huzurlu hissettirebiliyor. Bunun temel nedeni konaklamanız için size en ufağı bile olsa standart bir otel odası değil bir ev sunmaları. Tercih edilen ev çeşidine göre de odadaki lüks olanakları artıyor. Kimi evlerin kendi terası varken bazılarının içinde kendi hamamı veya havuzu bulunuyor. Odalarda, bölgedeki antikacılardan toplanmış bir çok değerli antikayla karşılaşıyorsunuz. Üstelik Dinler Ailesine ait Osmanlı kaftan koleksiyonu da odalara sargilenir durumda. 

Kayakapı’nın gönülçelen başka bir özelliği de kahvaltıları. Tamamen doğal yöntemlerle, kendi çiftliklerinde yetiştirdikleri ürünlerle hazırladıkları kahvaltılar oldukça başarılı. Havanın güzel olduğu sabahlarda da bölgeyi tepeden izleyebileceğiniz teraslarında sunuluyor. 

Yayında mıyız?

Bilgi Üniversitesi'nin öğrenci radyosu RadyoVesaire'de Globetrotter isminde seyahat, dünya kültürleri ve dünya müzikleri üzerine yapılan bir program var. Daha önce de konuk olduğum programı bir defa daha işgal ettim. 2 saat boyunca seyahat etmek, yolda olmak, gitmek ve adalar kavramları üzerine konuştuk. Arada da yolculuk üzerine şarkılar çaldık. Dinlemek isteyenler için programın kaydı aşağıdadır. Ellerinizden öper.

Ordu Texas


Bir Vespayla ne kadar uzağa gidebilirsiniz? Anadolu'yu mu dolaşırsınız? Yoksa Balkanları mı gezersiniz veya Avrupa'yı mı turlarsınız? Osman Gürsoy bu soruların tümüne yanıt verebilir muhtemelen. Çünkü kendisi Vespasıyla 19 kere Ordu'dan Londra'ya uzanan bir güzergahta farklı rotalarla Avrupa'yı dolaşmış bir gezgin. Üstüne bununla yetinmeyip Vespasını uçağa attığı gibi Amerika'ya götürmüş ve orada ABD ve Kanada'yı motoruyla turlamış.



70'li yıllarda günümüz şartlarıyla bile zor olan seyahatleri gerçekleştirip geri dönebilmiş olan Osman Amca bugün Ordu'da hayatını sürdürüyor. Bu kadar önemli bir gezgini de filmleştirme görevini 2Enduro ekibi üstlenmiş. Çekimleri tamamlanan, Ordu Texas ismini verdikleri belgeselde Osman Amca'nın tüm yol hikayesi anlatılacak.


Erkin Yeşil ve Tolga Başol'dan oluşan 2Enduro ekibinin gösterime hazırlanan bir başka projesi ise 2Pamir. Filmde Afganistan'ın Pamir bölgesinden Rus istilasi sonucu 1972'de Türkiye'ye göç eden Kırgız ailelerin yol hikayesi konu edilmiş. 2Pamir için Kırgızların göç yollarını oluşturan İran-Türkmenistan-Özbekistan-Tacikistan ve Afganistan'da çekimler tamamlanmış. Uçsuz Bucaksız Orta Asya steplerinde geçen bu macera için bir aksilik olmazsa gösterim tarihi 2014 Haziran'ı olarak tahmin ediliyor.



Gaziantep



Anadolu şehirlerinin midevi bir listesi yapılsa herhalde yüz kişiden doksanı ilk sıraya Gaziantep’i yazar. Bereketli toprakları nedeniyle Hititlerin Hantap (han toprağı) diyerek kutsal şehir ilan ettikleri; Evliya Çelebi’nin Şehr-i Ayıntap-ı Cihan yani dünyanın gözbebeği şehir diye bahsettiği kentin bu gastronomik ününü sadece kebap ve baklavaya bağlamaksa bölgenin binlerce yıllık tarihi ve kültürel mirasını oldukça küçümsemek olur. 

Geçmişi milattan önce 4000 yılına kadar dayanan Gaziantep’in İpek Yolu üzerinde olması da tarih boyunca hareketli bir şehir olmasını sağlamış. Sırasıyla Babil, Hitit, Mısır, Med, Asur, Pers, Makedon, Sevlekos, Komagene, Roma, Bizans, Selçuklu, Eyyübi, Moğol, Dulkadiroğulları, Memlük ve Osmanlı devletlerinin bir parçası olan Antep bu muazzam kültürel zenginliği de mutfağına olduğu gibi yansıtmış. Günümüzde Antep Mutfağı’nda 300’den fazla yemek çeşidi olduğu söyleniyor. 

Gaziantep yemekle yaşayan bir şehir. Sabaha karşı ocakları yanmaya başlayan ciğercileri, kahvaltı için gidilen çorbacıları, tüm gün yetecek enerjiyi sağlayan katmercileri, kalitesinden ödün vermemek için sadece öğlenleri çalışan kebapçıları Anteplinin her saati nasıl yemekle doldurduğuna dair sadece bir kaç örnek. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ve editörlüğünü Aylin Öney Tan’ın yaptığı Güneşin ve Ateşin Tadı - Gaziantep Mutfağı isimli kitapta da mevzuyla alakalı harika bir tesbit bulunuyor:
Gaziantep’te bütün kent yemek sürecine dahildir. Kasap evin uzantısıdır, mahale fırını mutfağın ocağı gibidir. Esnaf, pişirilecek yemeğe göre vereceği malın niteliğini bilir. Bulgur, dövme, pirinç, firik, nohut ısmarlanırken yapılacak yemek hatırlatılır. Aktar, her evin damak zevkine göre baharat karışımını ayarlar. Kasaba etin cinsi değil, yapılacak yemeğin adı söylenir. Gaziantep’te ev, çarşı, pazar, manav, kasap, mahalle fırını arasında kendiliğinden tıkır tıkır işleyen bir düzen vardır. Sanki sihirli bir el, tüm bir kenti mükellef bir sofra kurmak için yönetmektedir…

Böyle bir şehrin günübirlik rotası da ister istemez yemek üzerine oluyor. Tüm gün bir lokantadan diğerine giderken şehri de görmüş oluyorsunuz. Sabah şehre kaçta vardığınıza bağlı olarak 2 kahvaltı alternatifiniz bulunuyor. Antep’te kahvaltı demek ya ciğer ya da beyran çorbası demek. Bu nedenle kafanızdaki klasik kahvaltı algısını kırmanız gerekiyor. Eğer sabahın gerçekten erken saatlerinde şehre vardıysanız ilk istikamet kale civarlarındaki Ciğerci Ali Haydar olabilir. Dükkanla ilgili sabahın erken saatleri vurgusunu tekrarlamak gerek. Çünkü sabaha karşı 3-4 civarı açılan dükkan sabah 8-9 dedin mi kapanıyor. Benim gibi geç kalıp 9:30’da giderseniz yandaki bakkala “Usta kaçta açıyor?” sorusunu sorup; “Kapadı gitti, sen yarın sabah gel.” cevabını alırsınız. 

Ciğerci Ali Haydar’ı ıskalamayı sineye çekip gelelim kahvaltı kuşağının diğer alternatifine. Beyran çorbası belki de Antep’in en orijinal lezzetlerinden bir tanesi. Şehirdeki herkes en iyi beyranın Metanet Lokantası’nda yapıldığını söylüyor. Zaten Metanet’e girdiğinizde sabahın 8’i olmasına rağmen tüm masaların neredeyse dolu olmasından durumu anlıyorsunuz. Metanetle ilgili en güzel şeylerden biriyse girişte sizi bir sarımsak duvarının karşılaması. Ancak fiziki bir duvar değil bu. Çoğu mağazaya dışarıdan girdiğinizde klimalarla sıcak/soğuk hava duvarı yapılır ve dışarıyla alakasız bir iklime girersiniz ya Metanet’te de öyle bir sarımsak duvarına giriyorsunuz. Lokantada alt kat erkeklere ayrılmışken, üst kat aile salonu olarak hizmet veriyor. 

Beyran dediğimiz ürkek ceylan yavrusu şöyle yapılıyor: Çelik bir çorba kasesi alınıyor. Tabanına yarım avuç kuyruk yağı basılıyor. Onun üzerine önceden pişmiş pilav ve kuzu eti ekleniyor. Bu noktadan sonra beyran ocakçıya teslim ediliyor. Ocakçı kaseyi çok kuvvetli bir ateşin üstüne koyup bol sarımsaklı et suyunu ve pul biberleri ekliyor. Kaynayana kadar kısa bir süre ocakta kalan beyran mengene ile tutulup servis tepsisine alınıyor ve masaya geliyor. 

Beyran’ın üstüne, bastırması için katmere yönelmek gerekiyor. Şehirde katmer için en iyi iki adresin çarşının içindeki Zekeriya Usta veya biraz daha uzaktaki Orkide Pastanesi olduğu söyleniyor. Klasikten şaşmama prensibimden dolayı Zekeriya Usta’yı seçiyorum. Duvarlar dükkanı daha önceden ziyaret etmiş ünlülerin resimleriyle dolu. Dükkanın hemen yanında katmerin hazırlandığı tezgah ve taş fırın bulunuyor.

Katmer, baklava hamurundan bile daha ince açılan bir hamurun içine konan kaymak, antep fıstığı ve beyaz şekerden oluşuyor. Ardından bohça şeklinde kapatılan hamur taş fırına veriliyor. Servis edilmeden önce de üzerine tekrardan antep fıstığı serpiliyor. Masaya gelen katmer dört kişilik tayfa tarafından dakika dolmadan süpürülüyor. Hemen ikincisi sipariş ediliyor. Eğer öncesinde beyran gibi bir altlık yapıldıysa iki kişiye 1 katmer yetiyor. Katmer öyle bir yiyecek ki utanmasam lezzetinden ve muhteviyatından tüm Antep çarşısını halay çekerek dolaşacağım.

Katmer’den alınan enerjiyi yiyerek yakmak için hızlıca Karşıyaka mahallesine gidiyoruz. Antep yolculuğunun en önemli lezzet noktası olan Halil Usta’dayız. Burası Antep’in en iyi kebapçısı. Öğlene doğru başlayan servis etin bitişiyle öğleden sonra 3-4 gibi sona eriyor. Eskiden saat 2’ye kadar etler bitiyormuş ancak hemen yan sokağa Zeugma Müzesi’nin açılmasıyla gelenleri aç bırakmamak adına süreyi uzatmışlar. Öncelikle masaya lahmacun ve kaşık salatası geliyor. Salatası o kadar güzel ki insanın dev bir kaşık salatası havuzu yaptırıp yüzesi geliyor. Ortaya simit kebabı, kuşbaşı ve Halil Usta’nın alamet-i farikası olan küşleme sipariş ediliyor. Kısa bir süre sonra önce simit kebabı ve kuşbaşı ardındansa küşleme geliyor. Küşlemeyi ağzıma atışımla ulaştığım sonsuzluk hissini yazıyla ifade edebilmem için Dostoyevski olmam gerekiyor. 

Dayanamayıp masadan kalkıp “Küşlemelerin Efendisi” Halil Usta’nın tezgahına yanaşıyorum. Adeta bir resital söz konusu. Onlarca şiş ocağın üzerinde cozurduyor. Ocakçı ise bir orkestra şefi gibi şişlerin tümüne hakim. Hangisi ne zaman çevrilecek, ne zaman ocaktan alınacak; gözünü bağlasan devam edebilecek kadar kendine güvenli. Üstelik ocaktan alındıktan sonra ağza atılmayacak kadar sıcak etleri çıplak elle şişten çekip tabaklara bölüştürüyor. Bir süre sonra derin bir muhabbet başlıyor. Garsonların huyu suyu nedir, hangisi makaracıdır, hangisine borç verilmez tüm stratejik bilgileri öğreniyorum. Dükkan kalabalıklaşmaya başlıyor. Biz de yavaş yavaş kalbimizi dükkanda bırakarak tüyüyoruz. 


Halil Usta’da damağın ve midenin eriştiği nirvanayı daha uzun süreye yaymak için hemen yakındaki Zeugma Müzesi’ne gidiyoruz. Burada Birecik Barajı nedeniyle sular altında kalacak olup kurtarılabilen Roma dönemine ait muazzam mozaikler sergilenmekte. Çıkartılamayanlarsa Antep’in Nizip ilçesindeki Belkıs köyündeki günümüzde su altında kalan Zeugma Antik kentinde bulunuyor. Yeni müze Antep’in eski arkeoloji müzesiyle kıyaslandığında saray gibi kalıyor. Eserlerin katlara yerleşimi, dağılımı ve sunumları çok güzel. Üstelik mozaik dünyasının Mona Lisa’sı sayılan Çingene Kızı mozaiği kendisi için özel tasarlanmış bir odada sergilenmiş. Mozaiklerde kulanılan hayvan figürleri o dönem bölgenin ekolojik yaşamıyla da ilgili bir çok bilgiyi aktarıyor. Bir dönem Anadolu’da sık sık görülen leoparlar, çeşitli kuşlar, vahşi hayvanlar, Fırat ve Dicle Nehirlerinden çıkan balık türlerini detaylıca mozaiklerde görebiliyorsunuz.

Müzede sabah faslında yediklerimizi hazmettikten sonra depoda boşalan yerleri doldurmak üzere Zeki İnal’a gidiyoruz. Zeki İnal Antep’te şöbiyetiyle meşhur. Ufacık bir dükkan olmasına rağmen Türkiye’nin heryerinden şöbiyet siparişi alıyorlarmış. İlk ısırıktan sonra nedeni anlaşılıyor. Antep’te baklavacılık bambaşka bir kültür. Baklava ustaları küçük yaşlardan sert bir usta çırak ilişkisiyle yetiştiriliyor. Günümüzdeyse gençlerin bu mesleklere ilgisizliğinden yakınılıyor. Hayatını o işe adamış ustasından laf duymaya dayanamayan gençler bırakıp gidiyor 2 günde deniyor. 

Zeki İnal’ın ardından yürüyerek çarşıya doğru ilerleyebilirsiniz. Yolda Kurtuluş Camii’ni mutlaka görün. Tasarımı, Beylerbeyi ve Çırağan Sarayı gibi eserleriyle bilinen Sarkis Baylan’a ait olan ve ilkin kilise olarak inşa edilen camii kesme taştan yapılmış. Kurtuluş Camiini gördükten sonra yürüyerek Bakırcılar Çarşısı’na gidebilirsiniz. Günün sonuna doğru yeriniz ve yemek yemeye enerjiniz varsa Ali Nazik yemek için İmam Çağdaş’a gidebilirsiniz. Halil Usta’nın sempatik ve mütevazi dükkanından sonra burası tam bir turist mabedi olarak görünse de halen standart üstü Ali Nazik yapılıyor. 

Böyle bir günü zirvede tamamlamak gerekir düşüncesiyle baklava mevzusunu en sona bırakıyoruz. İmam Çağdaş üstüne gidilen Koçak’ın saray yavrusu dükkanına gidince terayağı kokusundan başım dönüyor. Antep’in havası baklava konusunda ideal. Rutubetsiz hava baklava hamurunun yumuşamasına izin vermiyor ve çıtırlığını korumasını sağlıyor. Fıstık konusunda öyle bir bolluk söz konusu ki zaten fıstıklı olan baklavayı paketlerken tabana bir avuç krıılmış fıstık atılıyor. Koçak’taki özel kare ve fıstıklı baklava inanılmaz. Lezzetiyle ilgili insan gerçekten hayret ediyor. 

Antep’e günübirlik dahi olsa gitmek bir kişinin damağına, diline ve midesine yapabileceği en büyük kıyaklardan birtanesi. Yemek pornosu olarak nitelendirilebilecek lezzet düzeyi insanın aklını başından alıyor. Üstelik halen geleneksel yöntemler kullanılıp endüstriyel mutfaklardan uzak durulması da başka sevindirici bir durum.


Antep Top5 List

1- Halil Usta
2- Zekeriya Usta
3- Beyran
4- Koçak
5- Zeugma Müzesi
 
Copyright 2008 - 2012 I can travel
Bunu saymayız, tekrar bekleriz.