İran'da Bir Suç Hikayesi

Öncelikle belirtmek gerekir ki bu yazı yabancı bir ülkede kısa bir suç işleme hikayesi anlatmaktadır. Yer alan tüm bilgiler kişisel gözlemler, sohbetler ve tecrübeler sonucu elde edilmiştir.



Dünyanın en şahane ülkelerinden biri olan İran, uygulanan dini kurallardan dolayı bir yasaklar ülkesi. Devlet tarafından dayatılan erkekler için şort giymek, kadınlar için erkeklere ait spor müsabakalarına girmek gibi saçma yasakların da olduğu uzunca bir yapılamazlar listesi mevcut. Bunlardan belki en bilineni alkollü içki üretimi ve tüketimiyle ilgili kural. İran’da alkollü içki üretmek ve tüketmek kesinlikle yasak. Sadece Ermeni azınlığın yıllık ufak bir kotası bulunuyor.

1979’daki İslam Devriminden önce özellikle şehirli kesimin oldukça liberal bir hayat sürdüğü ülkede mevzular devrimden sonra sert bir şekilde değişmiş. Ancak bu durum alkol üretim ve tüketiminin yok olmasına değil sadece yeraltına kaymasına neden olmuş. Çoğu insan evinde, bodrumunda kaçak içki üretmeye başlamış. Diğer yandan içki alışverişi karaborsaya düşmüş.

Bu yasak hali senelerdir bir şehir efsanesi olarak anlatılan İran’ın meşhur ev partilerini de doğurmuş. İnsanlar içki tüketmek için evlerde toplanır olmuş. Bar ve gece kulüpleri evlere taşınmış. Açıkçası bunun temelinde insanların sosyalleşme ihtiyacı yatıyor. Eğlenmeye, yeni insanlarla tanışmaya ve konukseverliğe çok önem veren İranlılar özellikle İranlı kadınlar gerçek kimliklerine ancak evlerde sahip olabiliyorlar. Takmaları zorunlu olan başörtülerini ve vücut hatlarını örtmesi için yine zorunlu olarak kullandıkları tunik veya uzun gömleklerinden kurtuluyorlar. Dilediklerince makyaj yapıp, rengarenk giyinebiliyorlar. Bir diğer sosyalleşme alanları ise şehirlerin dışındaki sota mesire yerleri. Buralar yine piknik niyetiyle gidilip içki tüketilebilen sosyalleşme alanları.




Peki bu kadar denetim ve polis kontrolüne rağmen nasıl içki tüketilebiliyor? Bu noktada tam bir danışıklı dövüş var. Sepah yani bildiğimiz adıyla Devrim Muhafızları bu işin İran’daki ilk halkası. Ülkeye giren içki ve diğer tüm kaçak şeyler onların kontrolünde. Amerikan ambargosuna rağmen ülkede bulunabilen Amerikan mallarının da kaynağı onlar. Yanlış anlaşılma olmasın böyle katırla veya ufak kayıklarla yapılan kaçakçılıktan bahsetmiyoruz. Misafir olduğum bir evde bidonla votka ikramından kaçakçılık miktarını anlayabilirsiniz. Sepah’ın kendine ait limanları, havaalanlarında gümrükleri falan bulunuyor. Sepah o kadar güçlü ki eski devlet başkanı Ahmedinejad bile Sepah kargolarının artık İran gümrüklerinden geçmesi gerektiğini söylemişti bir konuşmasında. Bir nevi devlet içinde devletten bahsediyoruz. Anlayacağınız Sepah bir yandan İslami kuralları denetlerken diğer yandan da karaborsadan muazzam paralar kazanıyor. Bir şişe viskinin fiyatı 80 dolardan başlarken, dünyada bilinen bira markalarından birinin şişesi 15 dolar civarından alınıp satılıyor. Bu nedenle ev yapımı biralar gençler arasında çok yaygın. Ülkede her yerde kolaylıkla bulunan alkolsüz biralar modifiye edilerek alkollü hale getiriliyor.

Ülkeye Sepah tarafından sokulan bu içkiler çeşitli şekillerde dağılıyor ve sonunda son satıcıların eline geliyor. Bu noktadan sonra ise alışveriş şöyle devam ediyor: Satıcıyı telefonla arıyorsunuz ve ne satın almak istediğinizi söylüyorsunuz. O da elinde olanları sayıyor. Ardından siparişinizi verip bir buluşma yeri belirliyorsunuz. Genelde bu otoparklar veya otoyol kenarları oluyor. Benim şahit olduğum alışveriş otoyol kenarında gerçekleşti mesela. Siparişleri verdiğimiz taksici dayı karşı şeritte arabası bozulmuş numarası yapıyordu. Biz de ona yardıma giden gençlerdik. Arabaya bakmak için kaputu açtık ve kaputun içerisinde parayı verip, bizim de tekel bayilerinin pek sevdiği siyah poşetimizi aldık. 

Alışveriş yaptıktan sonra İranlı arkadaşlarıma yakalanırsak ne olacağını sordum. “Bir kaç gün hapis cezası alan var belki biraz da dayak” dediler. Beni, içine girdiğimiz hafif gergin maceradan dolayı pek keyifli gördüklerinde ise “ilk seferin diye muhtemelen böyle hissediyorsun ama sürekli bunu yaşamak istemezdin muhtemelen” diyerek de lafı soktular. Arabada müziğin sesini açıp, ellerimizde dünyanın en kötü votkalarıyla, suçlu vatandaşlar olarak, nikahsız yaşayan bir çiftin evindeki partiye doğru yol aldık.

*zorunlu arkası yarın notu: ev partisi kısmına ikinci yazıda değineceğim. 

Radyoda İran

Artık gediklisi olduğum RadyoVesaire'deki Globetrotter programında bu defa İran konuştuk. 1 saat boyunca kültürden, müzikden, sosyal yapıdan, ev partilerinden, İsfahan'dan, Şiraz'dan, Tahran'dan bahsettik. Arada da sevdiğimiz İran müziklerini çaldık. Dinleyemeyenler için kayıt aşağıda.



Eski radyo programları için:

Bu bir, bu de iki

Mutlu Yıllar!

Şiraz

NEDİR NE DEĞİLDİR
Şiraz, yetiştirdiği şairler, barındırdığı tarihsel ve kültürel miras, üniversitesinin halen devam eden akademik saygınlığı ve en önemlisi hayat dolu insanlarıyla İran’ın en dikkat çeken kentlerinden biri.
Bülbüller, güller ve bağlar şehrinin kayda değer tarihi Ahamemişlilerle başlıyor. Sasaniler döneminde başkent olmasıyla büyüyüp, zenginleşiyor. İran’ın üzerinden dozer gibi geçen Moğol istilasında işbirliği yapınca dümdüz edilmiyor hatta Timur şehri kalkındırıyor. Ancak Safavi döneminde kent önemini kaybedip gerilemeye başlıyor. Kerim Han’ın tüm çabalarıyla yola giren ve başkent olarak önemini geri kazanan şehir, Kaçar Hanedanı’nın Tahran’ı başkent yapmasıyla yine geri vitese geçiyor. Pehlevi Hanedanı zamanında ise artan nüfusla şehrin sorumsuzca planlanıp genişletilmesi konuya tüy dikiyor.
Her şeye rağmen Şiraz, 2000 seneden fazla zamandır Pers kültürünün kalbi olmayı sürdürüyor. Hafız, Sadi gibi yüzyıllar sonra bile insanları derinden etkileyebilen şairlerin yetiştiği şehir, aynı zamanda çok köklü bir hat, resim, halı ve mimari geçmişine sahip. Hatta tarih boyunca komşu ülkelere kültür ve sanat insanları ihraç etmiş. Eğitim açısından da Şiraz çok önemli bir merkez. Günümüzde İran’ın en prestijli üniversitelerinden birine ev sahipliği yapan kent tarihte de bir çok önemli alime ev sahipliği yapmış.



Şirazlılar ki kendilerine Farsça’da Şirazi deniyor, İran’da pek meşhurlar. Hatta İranlılara kime benzemek isterdiniz diye sorulduğunda Şirazlılara derler diye bir rivayet var. Nedeni ise bu şehirde yaşayanların diğer İranlılara göre daha sıcak, hayat dolu, eğlenceli, güler yüzlü ve rahat olmalarıymış. Şii kültürünün getirdiği hüznün yerini Şiraz’da daha canlı bir hayat alıyor.
Şiraz kelimesi dünyada çoğu insan tarafından bir şehirden ziyade üzüm veya şarap türü olarak biliyor. Günümüzde İslam Devrimi dolayısıyla İran’da bir içki üretimi ve satışı mümkün olmamasına rağmen Şiraz tarihin her döneminde önemli bir bağ ve şarap merkezi olmuş. Şiraz türü üzümlerin batı dünyasına taşınma hikayesi ise Haçlı Seferlerine kadar dayanıyor. Haçlı Seferleriyle Orta Doğu hatta Pers topraklarına kadar gelen Fransız misyoner keşişlerin çok sevip bu üzüm fidelerini kendi ülkelerine götürdükleri söyleniyor.
Şiraz, Zagros Dağlarında yaşayan göçerler için de önemli bir şehir. İran’ın hayvancılığında çok büyük bir rol sahibi olan göçerlerin bir kısmı kışları önce şehir civarına geliyorlar. Ülkenin farklı bölgelerinde yaşayan yaklaşık 2 milyon göçer hem ülkenin hayvancılık politikasından dolayı hem de dağlardaki asayişin sağlanması konusunda sağladıkları istihbarattan dolayı devletten büyük destek görüyorlar. İranlıların kutsal savunma olarak isimlendirdiği İran-Irak savaşında da göçerler önemli roller üstleniyor.


Şiraz İran’ın genelinde olduğu gibi oldukça güvenli bir şehir. Ulaşım için en kolay yol taksiler. Benzin fiyatlarının ucuzluğundan dolayı fiyatları da çok uygun. Tabi binmeden önce mutlaka pazarlık edip, fiyatta anlaşmakta yarar var. Şehirde senelerdir bitmeyen bir de metro inşaatı bulunuyor. Yakın tarihte bu metronun da açılması öngörülüyor. Şehirdeki bir diğer ulaşım alternatifi ise otobüsler. Otobüslerde seyahat ederken ön kısmın erkeklere arka kısmın hanımlara ayrıldığını da unutmamak gerekiyor.
GEZSEK GÖRSEK
Şiraz’ın eski şehir merkezinde hayat pazarların çevresinde dönüyor. Bazar-e Vakil şehrin atardamarı adeta. Özellikle halıcıların olduğu bölümler oldukça renkli. Hemen yakında ise Kerim Han Kalesi gezilebilir. Kalenin dış cephesindeki sadelik yerini içeride kocaman bakımlı bir bahçeye, muhteşem vitray ve tavan işlemelerinin bulunduğu ufak bir saraya bırakıyor. Kalenin hemen girişindeki çinilerde ise iyilik ve kötülüğün bitmek bilmez mücadelesi resmedilmiş.



Pazarın diğer tarafındaysa Şiiler için kutsal olan Şah-ı Çerağ Türbesini ziyaret edebilirsiniz. Şiilerin 12 imamından 8.si olan İmam Rıza’nın kardeşi olan Şah-ı Cerağ’ın türbesindeki gümüş kapılar ve içerideki seramik ve ayna süslemeleri çok görkemli.
Şiraz’ın en fazla ziyaret edilen ve fotoğraflanan kültürel mirası ise Masjed-e Nasr al Molk. Özellikle sabah saatlerinde renkli camlarından içeri vuran güneş ışığının cami içerisinde oluşturduğu ortam çok etkileyici.  Yine avlusunda bulunan kubbelerdeki çiniler ve taş işçiliği de pek güzel. Hemen yakınındaki Naranjestan ise avlusundaki canlı narenciye bahçesi ve içerisindeki müze ile ziyaret edilecek başka bir nokta.



Şiraz bir kültür ve edebiyat şehri. Bu nedenle tarih boyunca bir çok meşhur edebiyatçıya ev sahipliği ediyor. Bunlardan en önemlisi ise Hafız. Hafız’ın önemini anlatmak için İranlılar şu benzetmeyi yapıyorlar: Her İranlının evinde mutlaka iki kitap olur; ilki Kuran, ikincisi ise Hafız’ın eserleri.  Hafız’ın türbesi kocaman bir bahçe içerisinde yer alıyor. Geleneksel İran müziklerinin çalındığı bahçede Hafız’ın bir çok hayranı onun eserlerini okuyor. Hafız İranlılar için sadece bir edebiyatçı değil aynı zamanda kültürel, sosyal ve düşünsel açıdan çok önemli bir sembol. Yazdıklarının felsefi çözümlemeleriyle ilgili üniversitelerde çalışmalar yapılıyor.



Şiraz’daki geleneksel yaşam dışında daha modern yaşamları görmek içinse Pazeshkan Caddesi civarına gidebilirsiniz. Burası daha ziyade orta-üst sınıfların yaşadığı ve vakit geçirdiği bir bölge. Şehirde nefes almak için bir çok park bulunuyor. Bunlardan en meşhuru Bag-e Eram. Bir diğer ise Hafız’ın Türbesi’nin hemen yakınındaki Bag-e Jahan Nama. Hem şehrin kalabalığından çıkmak hem de İran’ın farklı bir yüzünü tanımak için Zagros Dağlarındaki göçer obalarını da ziyaret edebilirsiniz.
YESEK İÇSEK
İran’ın genelinde olduğu gibi et tüketimi Şiraz’da da oldukça bol. Bol pilavla servis edilen kebap türevlerini her yerde bulabiliyorsunuz. Öte yandan sabah tuzlu kahvaltı alışkanlığının pek kuvvetli olmadığı İran’da sabahları çeşitli dükkanların vitrinlerinde üçgen şeklinde kızartılmış patatesli veya kıymalı börekler bulunabiliyor. Sharzeh Lokantası geleneksel et yemeklerinin yapıldığı bir lokanta. Zaman zaman içerisinde geleneksel İran müzikleri de icra ediliyor. Şehrin hatta belki de ülkenin en iyi dondurmacısı ise kalenin yanındaki Jamshidyan. Tek çeşit olarak sade dondurma satılıyor dükkanda. Dondurma nasıl doğalsa yerken ağzınıza donmuş kaymak parçaları geliyor.



Dizi ise en favori geleneksel yemeklerden biri. Bol sulu ve etli şekilde çok yumuşak hale gelene kadar pişirilen kuru fasulye piştikten sonra suyu süzülüyor. Ardından taneli kısım ezilip püre haline getiriliyor. Süzülen yemek suyu çorba olarak püreyle beraber sofraya geliyor. Çorbayı içtikten sonra İranlıların ekmek olarak kullandıkları lavaş/pideye püreyi sürülüyor ve yeniyor. Bu yemekle en çok tüketilen şeylerden biriyse misket limonu turşusu oluyor genelde. Hatta lavaşın üzerine sürülen dizinin üstüne bir parça da turşu konuyor. İranlılar için çay çok önemli. Günün her saati çay tüketebiliyorlar.
YATSAK UYUSAK
Şiraz’da kalmak ve aynı zamanda sosyalleşmek için couchsurfing en güzel yöntem. Özellikle son dönemde site, İranlı gençler arasında pek popüler olmuş. Ülke genelinde hostel ve paylaşılan odalar konsepti turistler için yok. Genelde bu tip pansiyonlar sadece İranlı erkeklere açıklar. Niayesh Otel şehirde kalmak için makul alternatiflerden biri.
Şiraz Top5 List:
1-Masjed-e Nasr al Molk
2- Jamshidyan Dondurmacısı
3- Naranjestan
4- Hafız’ın Türbesi
5- Bag-e Jahan Nama

Kıbrıs

NEDİR NE DEĞİLDİR

Doğu Akdeniz’in ortasında Pinokyo misali uzun burnuyla yer tutan ada, çevresinde bulunan tüm kültürlerin adeta bir birleşimini sunuyor. Akdeniz’in en büyük üçüncü adası olan Kıbrıs, hem siyasal hem tarihsel hem de kültürel açıdan da bir dizi acayip duruma da ev sahipliği yapıyor.

Kıbrıs ismiyle ilgili tahmin edilen en kabul gören hikaye adanın isminin cyprium yani bakırdan geldiği yönünde. Adada hala aktif olan bakır kaynakları düşünülünce çok da yanlış gelmiyor insana. Markus Antonius’un Kleopatra’ya aşkını kanıtlamak için hediye ettiği ada, aynı zamanda Afrodit’in de doğduğu veya ortaya çıktığı yer olarak kabul görüyor. Rivayete göre Kleopatra Kıbrıs’ın plajlarındaki kumları o kadar beğeniyor ki, sanki memleketinde hiç kum yokmuş gibi, Mısır’a taşıtıyor.

Sırasıyla Mısır, Hitit, Finike, Asur, Roma, Bizans, Lüzinyan, Venedik, Osmanlı ve Britanya’nın hüküm sürdüğü ada 1960’da bağımsız bir devlet oluyor ve Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluyor. Bu devlette nüfus oranına göre Türk ve Rumlara siyasal temsil hakkı veriliyor. Daha kalabalık olan Rumlar devlet başkanlığı ve bazı bakanlıkları alırken Türkler devlet başkanı vekilliğini, eğitim ve milli savunma gibi önemli 4 bakanlığı alıyor. Zaten milliyetçi gerginlikler yaşayan ada halkı 1963’te siyasal ve sosyal nedenlerle çatışmaya başlıyor. Türkler tüm siyasal hayattan çekiliyor ve mücahitler denilen milis güçleri kurmaya başlıyorlar. Zaten Rumların İngiliz sömürgesinin adaya yerleşmesinden beri bağımsızlık ve hatta Yunanistan’a bağlanma gibi sevdaları olduğu biliniyor. Diğer yandansa %30 gibi bir nüfusa sahip Türkler de Türkiye’den destek görüyor. 1963’te şiddet olaylarını yaşamaya başlayan ada 1970lere kadar çeşitli tatsızlıklarla geliyor. Ancak 1974’de Kıbrıs hükümetine Yunanistan’daki cuntanın desteğiyle yapılan darbe Türkiye için bardağı taşıran son damla oluyor ve adaya garantör ülke olarak harekat yapma kararı alınıyor.



Yapılan ilk harekatta öncelikli olarak Türklerin yoğunluklu yaşadığı yerlerin asayişi sağlanıyor. Ardındansa tüm müdahil devletlerin katıldığı Cenevre Konferansında anlaşma sağlanamayınca diplomasi literatüründe bir mihenk taşı olan “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla Türk Ordusu ikinci harekata başlıyor ve başkent Lefkoşa’ya giriyor. Yunan cunta hükümeti düşüyor ve ada ikiye bölünüyor. Rumlar ve Türkler arasında nüfus mübadeleleri yaşanıyor. İnsanlar yüzlerce yıldır ailelerinin, atalarının yaşadığı yerlerden mecburi olarak göçüyorlar. 1983 yılında de facto bir cumhuriyet olan KKTC kuruluyor.

Adada yaşayan Türkler Kıbrıs’a oldukça bağlı insanlar. Osmanlı'nın Kıbrıs’ı almasından sonra özellikle Konya-Karaman bölgesinden gelen evlad-ı fatihanların oluşturduğu Türk nüfus adayı gerçekten seviyor ve sahipleniyor. Üstelik adanın zenginliğini oluşturan Rum-Türk-Arap-Maruni ve Britanya kültürünü bünyelerinde sindirmişler. Ancak 90lı yıllarda Türkiye’den niteliksiz ve kontrolsüz göçün ada demografisini biraz da olsa değiştirdiğini belirtiyorlar.

Ada tarihinden bahsederken atlanılmaması gereken bir önemli grup ise Lüzinyanlar. Kudüs’te yaşayan Fransız kökenli Katolik bir grup olan Lüzinyanlar, Selahaddin Eyyübi’nin Kudüs’ü fethinden sonra Kudüs’ten tüymek mecburiyetinde kalıyorlar. Küdus’e de yakın olsun diye adayı gözlerine kestirip satın alıp yerleşiyorlar. Lüzinyanlar adaya yerleştikten sonra adaya kaleler, katedraller ve manastırlar inşa ediyorlar. Ardılları ise Lüzinyan eserlerini geliştiriyorlar.

Kıbrıslılar ülkelerinin Türkiye’deki imajından kısmen rahatsızlar. Kıbrıs’ın sadece bir kumar ve gazino cenneti değil kültürel, tarihi, arkeolojik ve doğal bir çok zenginliğe sahip olduğunu söylüyorlar. Oluşan “Mehmet Ali Erbil ve eller havaya” algısının kırılması gerektiğini kültür ve turizm bakanlığı da keşfetmiş ki ülkenin turizm çalışmaları son yıllarda büyük bir hız kazanmış.

Adada görülecek yerler arasında ciddi mesafeler bulunuyor. Ulaşım araba kiralamak dışında taksilere kalmış durumda. Trafik Britanya usülü tersten akıyor. Bu nedenle araba kiralanacaksa önce biraz alıştırma yapmak iyi olabilir. Aslında adanın 1905’de başlayıp 1950’ye giden bir demiryolu macerası da bulunuyor. Ancak otomotiv sektörünün baskıları ve yönetici vizyonsuzlukları nedeniyle 45 sene sonunda demiryolu kullanım dışı bırakılıyor. Lefkoşa-Mağusa hattıyla başlayan demiryolu macerası, daha sonraki yıllarda 121 km’ye kadar uzayıp Güzelyurt ve Evrihu’ya erişiyor.


GEZSEK GÖRSEK

Nedim Gürsel’in Yine Bana Döneceksin kitabında aktardığı gibi Lefkoşa belki de dünyada kalan tek bölünmüş şehir. Şehri bölen Yeşil Hat bölgesiyle geziye başlayabilirsiniz. Ardından tarihi Arapahmet Mahallesi'nin sokaklarını arşınlayabilirsiniz. Ardından rotayı Girne’ye çevirebilirsiniz. Girne, Kıbrıs’ın önemli limanlarından biri. Tarihi limanın ara sokaklarında dolaştıktan sonra içerisinde batık müzesini de barındıran Girne Kalesini ziyaret edebilirsiniz. Müzede Akdeniz’den çıkartılmış en eski ikinci gemiyi ziyaret edebilirsiniz. Biraz nefeslenmek içinse muhteşem bir İngiliz koloniyal mimari örneği binada bulunan Ego Bar’ı ziyaret edebilirsiniz.



Girne’yi ve hatta Türkiye sahillerine kadar Akdeniz’i tepeden seyretmek içinse St Hilarion Kalesine çıkabilirsiniz. Kale Beşparmak Dağları’nın tepelerinden birine kondurulmuş bir kartal yuvası adeta. İsminden dolayı da insan kendini kısmen Battal Gazi gibi hissetmiyor değil. Lüzinyan döneminde en parlak devrini yaşayan kalenin balkonunda limonata içerek muazzam manzarayı izleyebilirsiniz. Kalenin Walt Disney’in sembolüne esin kaynağı olan kalelerden biri olduğu da söyleniyor. Yine Girne yakınlarındaki Bellapais Manastırı ise, Doğu Akdeniz’deki en güzel gotik eser olarak kabul ediliyor. Selahaddin Eyyübi’nin Kudüs’ü almasından sonra adaya göçen Augustinian mezhebi rahipleri tarafından yaptırılmış. Osmanlı’nın Kıbrıs’ı fethinden sonraysa Katoliklerden alınıp Ortodokslara ibadet için tahsis edilmiş.


Mağosa veya Famagusta Kıbrıs’taki başka bir önemli liman. Öte yandan adadaki en önemli arkeolojik kalıntılara ev sahipliği yapıyor. Salamis Harabeleri Roma döneminden kalma kocaman bir antik şehir. Üstelik %90’a yakınının hala toprak altında olduğu ifade ediliyor. Mağosa’nın sur içinde kalan kısmı da yer yer açık hava müzesi gibi. Eski evler, dar sokaklar ve sakin bir yaşam var Mağosa’nın sur içinde. Paris’teki Notre Dame Katedraliyle aynı planda inşa edilen St. Nicolas Katedrali yani şimdiki hali ve adıyla Lala Mustafa Paşa Camini ziyaret etmeyi unutmayın. Cami gotik bir Katolik yapı olduğu için kubbesiz ve çan kulelerinden birine kısa bir minare oturtulmasıyla dönüştürülmüş. Maalesef içerisindeki tüm freskler sıvayla kapatılmış durumda. Bir de caminin hemen yakınında Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistire oyunundan sonra sürgünde gönderilip, kapatıldığı zindanları ziyaret edebilirsiniz.

Mağosa’nın sahip olduğu en orijinal yer ise kapalı Maraş bölgesi. Barış Harekatı esnasında Türk Ordusunun girdiği ve stratejik konumu nedeniyle 1974’ten beri kapalı tuttuğu Maraş aslında harekata kadar adanın en pahalı ve popüler yeri. Döneminde dünyanın en lüks otellerinin, kumarhanelerinin ve evlerinin yer aldığı Maraş, Monako ve Beyrutla beraber Avrupa jet sosyetesinin gözde tatil mekanıymış. Şu anda ise çevresinde araba ile dolaşabilir. Terkedilmiş, içlerinden ağaçların yükseldiği boş evleri görebilirsiniz. Maraş bölgesinin ihtişamını görmek içinse en doğru yer Arkın Palm Beach Oteli’nin plajı. Bu noktadan tüm Maraş sahilini ve hayalet otelleri izleyebilirsiniz.



Karpaz Milli Parkı ise adanın bir çubuk gibi kuzey doğu ucundan çıkan burunda bulunuyor. Bir çok endemik türe ev sahipliği yapan milli park yabani eşşekleriyle ünlü. Yabani olma nedenleriyse doğada kendi başlarına yaşamaları. Yoksa arabaların önünü kesip yiyecek talep edecek hatta insanlara kendilerini sevdirecek kadar cana yakınlar. Bu kadar çok eşşeğin Karpaz’da olması ise barış harekatından sonra sahipsiz kalan köylerdeki eşşeklerin yiyecek bulabilmek için burada toplanmasından kaynaklanıyor.



Milli parkın en güzel yerlerinden bir tanesi Zafer Burnu yakınlarındaki Altınkum Plajı. Sapsarı renkli kumu ve Ekim hatta Kasım aylarında bile girilebilen deniziyle bakir uzun bir kumsal burası. Üstelik Akdeniz’in en önemli sembollerinden olan Caretta Carettaların en önemli yumurtalama alanlarından biri. Karpaz’daki bir başka ilginç nokta ise Dipkarpaz Köyü. Bu köyün en önemli özelliği Türklerin ve Rumların hala birlikte yaşadığı iki köyden biri olması. Hala aktif halde bir Rum ilkokulu bulunan köydeki Rumlar mübadele esnasında “burası bizim yurdumuz, toprağımız köklerimiz burada” diyerek köylerini terketmemişler.


YESEK İÇSEK

Kıbrıs bir ada olmasına rağmen balık yerine et kültürü hakim. Hatta Kıbrıslılar için üretilecek en uygun ürünün sönmeyen mangal olduğu gibi bir espiri var. Pişirme tekniği olaraksa taş fırın gibi eski yöntemler devam ettiriliyor. Taş fırında pişirilen Kleftiko muazzam bir lezzet. Kleftikoyla beraber molohiya, magarina bulli, pirohu ve şeftali kebabı da Kıbrıs’a özel lezzetler. Kleftiko yemek için Mağosa’daki Agora Fırın Kebap’ta salaş bir sofraya konuk olabilirsiniz.





YATSAK UYUSAK

Kıbrıs her keseye uygun konaklama imkanları sunuyor. Sunduğu yüksek konfor ve hizmet kalitesiyle Mağosa’daki Arkın Palm Beach Otel lüks ve güzel bir opsiyon. En önemli özelliği ise hayalet şehir Maraş’ın hemen yanında olması. Mutfağının da kuvvetli olması başka bir avantajı. Girne’de bulunan Bellapais Monastery Village ise daha ekonomik ve motel tarzında bir konaklama opsiyonu. Karpaz’da bulunan View Otel ise mütevazi bir inziva mekanı. Önünde bulunan terasta Mısır’dan başlayıp, İsrail, Lübnan ve Suriyeyi kapsayan bir Akdeniz manzarası sunuyor.


Kıbrıs Top5 List

1- Karpaz
2- Maraş
3- Kleftiko
4- St Hilarion Kalesi
5- Eko Bar


Not: Senelerdir merak ettiğim adaya gitmeme vesile olansa THY'nin Sabiha Gökçen'den başlayan Ercan uçuşları ve Geziko oldu. Kendilerine kafamdaki tüm Kıbrıs önyargılarımı kırdıkları için de ayrıca teşekkürler.
 
Copyright 2008 - 2015 I can travel
Bunu saymayız, tekrar bekleriz.