Kıbrıs

NEDİR NE DEĞİLDİR

Doğu Akdeniz’in ortasında Pinokyo misali uzun burnuyla yer tutan ada, çevresinde bulunan tüm kültürlerin adeta bir birleşimini sunuyor. Akdeniz’in en büyük üçüncü adası olan Kıbrıs, hem siyasal hem tarihsel hem de kültürel açıdan da bir dizi acayip duruma da ev sahipliği yapıyor.

Kıbrıs ismiyle ilgili tahmin edilen en kabul gören hikaye adanın isminin cyprium yani bakırdan geldiği yönünde. Adada hala aktif olan bakır kaynakları düşünülünce çok da yanlış gelmiyor insana. Markus Antonius’un Kleopatra’ya aşkını kanıtlamak için hediye ettiği ada, aynı zamanda Afrodit’in de doğduğu veya ortaya çıktığı yer olarak kabul görüyor. Rivayete göre Kleopatra Kıbrıs’ın plajlarındaki kumları o kadar beğeniyor ki, sanki memleketinde hiç kum yokmuş gibi, Mısır’a taşıtıyor.

Sırasıyla Mısır, Hitit, Finike, Asur, Roma, Bizans, Lüzinyan, Venedik, Osmanlı ve Britanya’nın hüküm sürdüğü ada 1960’da bağımsız bir devlet oluyor ve Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluyor. Bu devlette nüfus oranına göre Türk ve Rumlara siyasal temsil hakkı veriliyor. Daha kalabalık olan Rumlar devlet başkanlığı ve bazı bakanlıkları alırken Türkler devlet başkanı vekilliğini, eğitim ve milli savunma gibi önemli 4 bakanlığı alıyor. Zaten milliyetçi gerginlikler yaşayan ada halkı 1963’te siyasal ve sosyal nedenlerle çatışmaya başlıyor. Türkler tüm siyasal hayattan çekiliyor ve mücahitler denilen milis güçleri kurmaya başlıyorlar. Zaten Rumların İngiliz sömürgesinin adaya yerleşmesinden beri bağımsızlık ve hatta Yunanistan’a bağlanma gibi sevdaları olduğu biliniyor. Diğer yandansa %30 gibi bir nüfusa sahip Türkler de Türkiye’den destek görüyor. 1963’te şiddet olaylarını yaşamaya başlayan ada 1970lere kadar çeşitli tatsızlıklarla geliyor. Ancak 1974’de Kıbrıs hükümetine Yunanistan’daki cuntanın desteğiyle yapılan darbe Türkiye için bardağı taşıran son damla oluyor ve adaya garantör ülke olarak harekat yapma kararı alınıyor.



Yapılan ilk harekatta öncelikli olarak Türklerin yoğunluklu yaşadığı yerlerin asayişi sağlanıyor. Ardındansa tüm müdahil devletlerin katıldığı Cenevre Konferansında anlaşma sağlanamayınca diplomasi literatüründe bir mihenk taşı olan “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla Türk Ordusu ikinci harekata başlıyor ve başkent Lefkoşa’ya giriyor. Yunan cunta hükümeti düşüyor ve ada ikiye bölünüyor. Rumlar ve Türkler arasında nüfus mübadeleleri yaşanıyor. İnsanlar yüzlerce yıldır ailelerinin, atalarının yaşadığı yerlerden mecburi olarak göçüyorlar. 1983 yılında de facto bir cumhuriyet olan KKTC kuruluyor.

Adada yaşayan Türkler Kıbrıs’a oldukça bağlı insanlar. Osmanlı'nın Kıbrıs’ı almasından sonra özellikle Konya-Karaman bölgesinden gelen evlad-ı fatihanların oluşturduğu Türk nüfus adayı gerçekten seviyor ve sahipleniyor. Üstelik adanın zenginliğini oluşturan Rum-Türk-Arap-Maruni ve Britanya kültürünü bünyelerinde sindirmişler. Ancak 90lı yıllarda Türkiye’den niteliksiz ve kontrolsüz göçün ada demografisini biraz da olsa değiştirdiğini belirtiyorlar.

Ada tarihinden bahsederken atlanılmaması gereken bir önemli grup ise Lüzinyanlar. Kudüs’te yaşayan Fransız kökenli Katolik bir grup olan Lüzinyanlar, Selahaddin Eyyübi’nin Kudüs’ü fethinden sonra Kudüs’ten tüymek mecburiyetinde kalıyorlar. Küdus’e de yakın olsun diye adayı gözlerine kestirip satın alıp yerleşiyorlar. Lüzinyanlar adaya yerleştikten sonra adaya kaleler, katedraller ve manastırlar inşa ediyorlar. Ardılları ise Lüzinyan eserlerini geliştiriyorlar.

Kıbrıslılar ülkelerinin Türkiye’deki imajından kısmen rahatsızlar. Kıbrıs’ın sadece bir kumar ve gazino cenneti değil kültürel, tarihi, arkeolojik ve doğal bir çok zenginliğe sahip olduğunu söylüyorlar. Oluşan “Mehmet Ali Erbil ve eller havaya” algısının kırılması gerektiğini kültür ve turizm bakanlığı da keşfetmiş ki ülkenin turizm çalışmaları son yıllarda büyük bir hız kazanmış.

Adada görülecek yerler arasında ciddi mesafeler bulunuyor. Ulaşım araba kiralamak dışında taksilere kalmış durumda. Trafik Britanya usülü tersten akıyor. Bu nedenle araba kiralanacaksa önce biraz alıştırma yapmak iyi olabilir. Aslında adanın 1905’de başlayıp 1950’ye giden bir demiryolu macerası da bulunuyor. Ancak otomotiv sektörünün baskıları ve yönetici vizyonsuzlukları nedeniyle 45 sene sonunda demiryolu kullanım dışı bırakılıyor. Lefkoşa-Mağusa hattıyla başlayan demiryolu macerası, daha sonraki yıllarda 121 km’ye kadar uzayıp Güzelyurt ve Evrihu’ya erişiyor.


GEZSEK GÖRSEK

Nedim Gürsel’in Yine Bana Döneceksin kitabında aktardığı gibi Lefkoşa belki de dünyada kalan tek bölünmüş şehir. Şehri bölen Yeşil Hat bölgesiyle geziye başlayabilirsiniz. Ardından tarihi Arapahmet Mahallesi'nin sokaklarını arşınlayabilirsiniz. Ardından rotayı Girne’ye çevirebilirsiniz. Girne, Kıbrıs’ın önemli limanlarından biri. Tarihi limanın ara sokaklarında dolaştıktan sonra içerisinde batık müzesini de barındıran Girne Kalesini ziyaret edebilirsiniz. Müzede Akdeniz’den çıkartılmış en eski ikinci gemiyi ziyaret edebilirsiniz. Biraz nefeslenmek içinse muhteşem bir İngiliz koloniyal mimari örneği binada bulunan Ego Bar’ı ziyaret edebilirsiniz.



Girne’yi ve hatta Türkiye sahillerine kadar Akdeniz’i tepeden seyretmek içinse St Hilarion Kalesine çıkabilirsiniz. Kale Beşparmak Dağları’nın tepelerinden birine kondurulmuş bir kartal yuvası adeta. İsminden dolayı da insan kendini kısmen Battal Gazi gibi hissetmiyor değil. Lüzinyan döneminde en parlak devrini yaşayan kalenin balkonunda limonata içerek muazzam manzarayı izleyebilirsiniz. Kalenin Walt Disney’in sembolüne esin kaynağı olan kalelerden biri olduğu da söyleniyor. Yine Girne yakınlarındaki Bellapais Manastırı ise, Doğu Akdeniz’deki en güzel gotik eser olarak kabul ediliyor. Selahaddin Eyyübi’nin Kudüs’ü almasından sonra adaya göçen Augustinian mezhebi rahipleri tarafından yaptırılmış. Osmanlı’nın Kıbrıs’ı fethinden sonraysa Katoliklerden alınıp Ortodokslara ibadet için tahsis edilmiş.


Mağosa veya Famagusta Kıbrıs’taki başka bir önemli liman. Öte yandan adadaki en önemli arkeolojik kalıntılara ev sahipliği yapıyor. Salamis Harabeleri Roma döneminden kalma kocaman bir antik şehir. Üstelik %90’a yakınının hala toprak altında olduğu ifade ediliyor. Mağosa’nın sur içinde kalan kısmı da yer yer açık hava müzesi gibi. Eski evler, dar sokaklar ve sakin bir yaşam var Mağosa’nın sur içinde. Paris’teki Notre Dame Katedraliyle aynı planda inşa edilen St. Nicolas Katedrali yani şimdiki hali ve adıyla Lala Mustafa Paşa Camini ziyaret etmeyi unutmayın. Cami gotik bir Katolik yapı olduğu için kubbesiz ve çan kulelerinden birine kısa bir minare oturtulmasıyla dönüştürülmüş. Maalesef içerisindeki tüm freskler sıvayla kapatılmış durumda. Bir de caminin hemen yakınında Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistire oyunundan sonra sürgünde gönderilip, kapatıldığı zindanları ziyaret edebilirsiniz.

Mağosa’nın sahip olduğu en orijinal yer ise kapalı Maraş bölgesi. Barış Harekatı esnasında Türk Ordusunun girdiği ve stratejik konumu nedeniyle 1974’ten beri kapalı tuttuğu Maraş aslında harekata kadar adanın en pahalı ve popüler yeri. Döneminde dünyanın en lüks otellerinin, kumarhanelerinin ve evlerinin yer aldığı Maraş, Monako ve Beyrutla beraber Avrupa jet sosyetesinin gözde tatil mekanıymış. Şu anda ise çevresinde araba ile dolaşabilir. Terkedilmiş, içlerinden ağaçların yükseldiği boş evleri görebilirsiniz. Maraş bölgesinin ihtişamını görmek içinse en doğru yer Arkın Palm Beach Oteli’nin plajı. Bu noktadan tüm Maraş sahilini ve hayalet otelleri izleyebilirsiniz.



Karpaz Milli Parkı ise adanın bir çubuk gibi kuzey doğu ucundan çıkan burunda bulunuyor. Bir çok endemik türe ev sahipliği yapan milli park yabani eşşekleriyle ünlü. Yabani olma nedenleriyse doğada kendi başlarına yaşamaları. Yoksa arabaların önünü kesip yiyecek talep edecek hatta insanlara kendilerini sevdirecek kadar cana yakınlar. Bu kadar çok eşşeğin Karpaz’da olması ise barış harekatından sonra sahipsiz kalan köylerdeki eşşeklerin yiyecek bulabilmek için burada toplanmasından kaynaklanıyor.



Milli parkın en güzel yerlerinden bir tanesi Zafer Burnu yakınlarındaki Altınkum Plajı. Sapsarı renkli kumu ve Ekim hatta Kasım aylarında bile girilebilen deniziyle bakir uzun bir kumsal burası. Üstelik Akdeniz’in en önemli sembollerinden olan Caretta Carettaların en önemli yumurtalama alanlarından biri. Karpaz’daki bir başka ilginç nokta ise Dipkarpaz Köyü. Bu köyün en önemli özelliği Türklerin ve Rumların hala birlikte yaşadığı iki köyden biri olması. Hala aktif halde bir Rum ilkokulu bulunan köydeki Rumlar mübadele esnasında “burası bizim yurdumuz, toprağımız köklerimiz burada” diyerek köylerini terketmemişler.


YESEK İÇSEK

Kıbrıs bir ada olmasına rağmen balık yerine et kültürü hakim. Hatta Kıbrıslılar için üretilecek en uygun ürünün sönmeyen mangal olduğu gibi bir espiri var. Pişirme tekniği olaraksa taş fırın gibi eski yöntemler devam ettiriliyor. Taş fırında pişirilen Kleftiko muazzam bir lezzet. Kleftikoyla beraber molohiya, magarina bulli, pirohu ve şeftali kebabı da Kıbrıs’a özel lezzetler. Kleftiko yemek için Mağosa’daki Agora Fırın Kebap’ta salaş bir sofraya konuk olabilirsiniz.





YATSAK UYUSAK

Kıbrıs her keseye uygun konaklama imkanları sunuyor. Sunduğu yüksek konfor ve hizmet kalitesiyle Mağosa’daki Arkın Palm Beach Otel lüks ve güzel bir opsiyon. En önemli özelliği ise hayalet şehir Maraş’ın hemen yanında olması. Mutfağının da kuvvetli olması başka bir avantajı. Girne’de bulunan Bellapais Monastery Village ise daha ekonomik ve motel tarzında bir konaklama opsiyonu. Karpaz’da bulunan View Otel ise mütevazi bir inziva mekanı. Önünde bulunan terasta Mısır’dan başlayıp, İsrail, Lübnan ve Suriyeyi kapsayan bir Akdeniz manzarası sunuyor.


Kıbrıs Top5 List

1- Karpaz
2- Maraş
3- Kleftiko
4- St Hilarion Kalesi
5- Eko Bar


Not: Senelerdir merak ettiğim adaya gitmeme vesile olansa THY'nin Sabiha Gökçen'den başlayan Ercan uçuşları ve Geziko oldu. Kendilerine kafamdaki tüm Kıbrıs önyargılarımı kırdıkları için de ayrıca teşekkürler.

Cenova

NEDİR NE DEĞİLDİR

İtalya’da Roma’nın kuzeyinde kalan şehirler genelde şık, steril, gösterişli ve hafif burnu havadadır. Cenova ise Kuzey İtalya’nın adeta asi çocuğunu oynayarak tüm bu imajı terse çeviriyor. Jaques Brel ve Charles Aznavour’un şarkılarında anlatılan liman kentlerinden olan Cenova’yı özetlemek için renklilik, kaos ve kozmopolitlik kelimeleri kullanılabilir.

4. Yüzyılda Romalılar tarafından kurulan Cenova kenti, adını Latince kapı anlamına gelen İanua kelimesinden alıyor. Tarih boyunca çizmeye hatta Avrupa’ya deniz kapısı olarak bu ismin hakkını veren şehir, Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya neredeyse tüm Akdeniz havzasını kökten etkilemiş bir denizcilik kültürü oluşturmuş. Akdeniz’de farklı yerlerde kurduğu kolonilerle hem ticaret ağını genişletip hem de hakimiyetini sürdürmüş. Özellikle 12 ve 13. Yüzyıllarda Akdeniz’de kesin bir üstünlükleri olduğunu söylemek mümkün.


Bu ileri denizcilik kültürü biraz da coğrafi koşullar nedeniyle baskın hale gelmiş. Cenova’nın içinde bulunduğu Liguria bölgesi sarp dağları ve tarıma elverişsiz topraklarıyla biliniyor. Bu nedenle deniz Cenovalılar için bir kaçış ve özgürlük alanı olmuş hep.

İstanbul’a Galata semtini ve şehrin sembollerinden biri olan Galata Kulesi’ni kazandıran Cenovalıların tarih sahnesindeki önemlerini kaybetmeleri ise bir Cenovalı sayesinde oluyor. Kolomb 19 yaşına kadar tüm denizcilik yeteneklerini kazandığı şehri terkedip, uzun mücadeleler sonucu Amerika kıtasına ulaştığında coğrafi keşifleri başlatıyor. Böylece Akdeniz’in dolayısıyla Cenova’nın ticaretteki rolü giderek azalıyor. Cenovalılar kendi silahlarıyla vuruluyorlar bir nevi. Kolomb’un ise bir kahraman mı yoksa eli kanlı bir katil mi olduğu hala tartışılan bir konu.

Cenova günümüzde sol siyasal kültürün etkili olduğu bir şehir. Bunda tersane işçilerinin varlığı etkili olsa da diğer yandan tarihi olarak da önemli bir siyasal mirasa sahip. Cenova Nazi işgalinden kurtulmak için ilk ayaklanma çıkartan kuzey kenti.  

Kentte ulaşım için yürüyüş ideal yöntem. Bununla birlikte şehrin iş görür bir metro ağı ve ufak liman sokaklarına bile girip çıkabilen bir otobüs ağı var. Şehir bir liman kenti olmasına rağmen güvenli sayılabilir. Gece eski liman bölgesindeki dar sokaklar ilk başta insanı ürkütse de bir sıkıntı yaşanmıyor. Ancak her yerde olabilecek yankesicilik gibi kalabalık ortam seven mevzulara karşı uyanık olmak gerek.


GEZSEK GÖRSEK

Cenova’yı hakkını vererek dolaşmak için 2-3 gün civarı bir süre yeterli olacaktır. Şehrin merkezi Piazza Ferrari yani Ferrari Meydanı. Aynı zamanda eski şehirle yeni şehrin birleşim noktası da burası. Tarih boyunca şehrin önemli bir noktası olan meydanda şu anda bir çok şirketin genel merkezi, bankalar ve ofisler mevcut. Aynı zamanda 2. Dünya Savaşı’nda büyük hasar görüp restore edilen Neo-klasik Carlo Felice Tiyatrosu da bu meydanda bulunuyor. Palazzo Ducale yani Dukalık Sarayı adı üzerinde Cenova’nın seçimle göreve gelen Dukalarının görev yaptıkları bina oluyor. Günümüzde ise bu bina şahane sergiler için kullanılıyor.

Eski şehrin kalbi Strada Nuova. Çünkü eski zamanların tüm cemiyet hayatı burada dönüyormuş. Şu anda resmi olarak Via Garibaldi ismini taşıyan sokaktaki tüm evler birer müze adeta. Bazılarının içerisindeki ufak avlulara girilebiliyor. Özellikle tavan işlemeleri muazzam. Kiminde eski deniz savaşları resmedilirken kiminde de İncil’deki hikayeler resmedilmiş. 16. Yüzyılda Galeazzo Alessi tarafından tasarlanan caddede bulunan en önemli 3 saray Rosso, Bianco ve Doria-Tursi. Doria Ailesi aslında bizim kısmen de olsa tanıdığımız bir aile. Preveze Deniz Savaşı’nda Osmanlı Donanması’nın karşısına çıkan Haçlı Donanması’nın başındaki Andrea Doria bu ailenin bir mensubuydu. Zaten bazı evlerin tavanlarında Osmanlılarla yapılan deniz savaşları anlatılıyor. Muhteşem freskleri ve geniş Rönesans dönemi sanat koleksiyonuyla Palazzo Reale de sanatseverler için Cenova da görülmesi gereken başka bir adres.



Cenova’nın yetiştirdiği en meşhur kişi herhalde Kolomb’dur. Hindistan’a gitme niyetiyle yola çıkıp, o dönemde hiç bilinmeyen Amerika kıtasına vararak dünya tarihini bambaşka bir raya sokan adama dair Cenova’da ilk görülebilecek yer 4 yaşından 19 yaşına kadar yaşadığı ve denizcilik kültürünün oluştuğu Casa della Famiglia Colombo yani Kolomb Ailesinin evi. Alt kısmı Kolomb’un babasının dükkanı olan ufak ev hayal kırıklığı yaratsa da Cenova’da o dönemden kalan ender mimari eserlerden biri. Evi ziyaret ettiğiniz biletle aynı zamanda hemen evin 50 metre yakınındaki Porta Soprana’daki kulelere çıkıp eski şehri tepeden izleyebilirsiniz. Kolomb’un 1570’de ayrılıp deniz yolculuklarına başladıktan sonra bu eve hiç dönmediğini de söylemek gerekir.

Kolombla ilgili asıl malzemeyse limanda bulunan deniz müzesi Galata Museo del Mare’de bulunuyor. Giriş katında bulunan galerilerde Kolomb’un hem deniz seferleri anlatılıyor hem yüzyıllardır bitmeyen eli kanlı bir katil mi yoksa dünyanın en önemli kaşiflerinden biri mi konusu inceleniyor. Açıkçası Kolomb’un hem kendisinin Amerika yerlilerine yaptıkları hem de ardıllarının yaptıklarına açtığı yol nedeniyle dünya tarihinde haklı olarak pek de iyi anılmadığını söylemek yanlış olmaz. Ancak diğer taraftan da bilinmeyene giden bir yolculuğa çıkması da denizcilik ve dünya coğrafya tarihi adına hakkının verilmesi gereken bir konu. Müze sadece Kolomb’dan ibaret değil. Cenova Limanının inşası, 1400’lü zamanlarda denizin doldurulması, Cenova donanmasının tarihi ve gelişme süreci detaylı olarak anlatılıyor. Öte yandan müzede geçici sergiler açılıyor. Bu sergilerde interaktif bir çok öğe kullanılıyor. Üstelik gezinizin sonunda terasında şahane bir Cenova manzarası izleyebilirsiniz.



Cenova’nın ruhunu en iyi yansıtan yerse liman kısmı. Dar sokaklar, yüksek bakımsız eski binalar, ufacık dükkanlar ve her milletten insan yüzyıllardır Akdeniz’den gelen zenginliklerle beslenmiş olan limana hayat katıyor. Burada görülecek en önemli yer sokakların kendisi.

Eğer deniz altındaki yaşama meraklıysanız Acquario’u ziyaret edebilirsiniz. 5000’den fazla deniz canlısının yer aldığı akvaryum Avrupa’nın en büyüklerinden biri. Korsan kültürüne meraklıysanız da limanda demirli Il Galeone Neptune mutlaka görmeniz gereken bir adres. 1986’da Roman Polanski’nin çektiği Korsanlar filmi için inşa edilmiş olan kalyon ait olduğu dönemin tüm özelliklerini yansıtıyor.

Cenova’nın en önemli sembollerinden biri de hiç şüphesiz La Lanterna. Limanın ağzında bulunan dev fener 1543’de inşa edildiği günden beri yolu Cenova’dan geçen denizcilere yol gösteriyor. 50km’ye kadar ışık iletebilen fenerin çevresinde de hoş bir park bulunuyor. Fener sadece hafta sonları ziyarete açık oluyor.



Hem şehri tepeden görmek hem de sakin bir parkta nefeslenmek için Viletta di Negro da şahane bir kaçamak. Cenova’nın günlük hayatını görmek ve şehri anlamak için de Mercado Oriental kaçırılmaması gereken bir nokta.





YESEK İÇSEK

Cenova’nın en büyük şehir olduğu Liguria bölgesi çok dağlık bir bölge. Bu nedenle tarıma çok elverişli değil. Tarih boyunca Liguria halkı elinde ne varsa bunları en doğru ve akıllı şekilde kullanıp karnını doyurma mecburiyetinde kalmış. Kısıtlı kaynaklarla muhteşem bir bölgesel mutfak yaratmışlar. Denizin bereketiyle dağların hediyeleri dünyaya nam salmış bir mutfak mirası doğurmuş. En çok bilinen soslardan olan Pesto, Cenova’ya ait mesela. Yine Cenova’ya özgü olan Farinata ise nohut unundan yapılan bir tür ekmek/pide. Şehirde kötü deniz mahsülü yiyebilmek için özel çaba göstermek gerekiyor. Akdeniz’in sunduğu tüm fırsatları Cenovalılar adeta bir yemek festivaline dönüştürüyorlar.

Şehirde yemek konusunda bir numarada lokallerin de favorilerinden olan Ugo var. Ugo basit, mütevazi ve salaş bir aile işletmesi aslında. Eski limanın dar sokaklarından birinde yer alıyor. İçeri girildiğinde ilk göze çarpan şey Cenova Futbol Kulübü’nün tarihini anlatan fotoğraflar, posterler, biletler ve objeler. Kimi duvarlar müze tadında. Mutlaka yenmesi gereken yemekse günün menüsünde denk gelirseniz midyeli ve kabaklı trofiette. Lezzetini anlatmak için kelimelerin kifayetsiz kaldığı, iyi malzemenin basit bir yemeği bile ne hale getirebileceği dersini veren harika bir makarnadan bahsediyoruz.  Ardındansa güveçte domatesli minik ahtapotlardan veya karışık deniz mahsülü kızartma tabağı yiyebilirsiniz. Bu yemeklerin sonundaysa kapanışı harika bir tartla yapabilirsiniz. Bu yemeği sürahide sundukları beyaz ev şarabıyla süsleyebilirsiniz.



Liman kentlerinde her zaman ucuza deniz mahsülleri bulunur. Cenova’da da bu gelenek bozulmuyor. 2 teyzenin deniz mahsüllerini kızarttığı adı bile olmayan büfeyi Via Sottiripa’da bulabilirsiniz. Vitrininde sergilenen taze kızartılmış jumbo karidesler, kalamarlar ve balıklardan rahatlıkla tanıyabilirsiniz. Bir torba deniz mahsülüne ödediğiniz para sizi oldukça şaşırtacaktır. Yiyeceklerinizi aldıktan sonra hemen sahilde bir bank bulup aldıklarınızı mideye indirebilirsiniz.

Turistler için dünya mutfağına uyarlanmamış Liguria yemekleri yemek içinse doğru adres Gaia. Özellikle balıklarıyla öne çıkan lokantada gerçek bir pesto deneyimi yaşayabilirsiniz.


YATSAK UYUSAK

Cenova’da Brignole Garı’na çok yakın olan Hotel Brignole standart bir konaklama hizmeti almak için uygun bir mekan. Bununla birlikte Hotel Cairoli de başka bir alternatif.




İzlesek Öğrensek



Cenova Top5 List

Eski limandaki sokaklar
Galata Museo del Mare
Ugo
Viletta di Negro
Teyzelerin balıkçısı

Hürriyet Seyahat

2008 yılında eşe dosta öneride bulunmak için başlayan I can travel geçtiğimiz yıllarda beklemediğim biçimde sevildi, okundu ve paylaşıldı. Daha da önemlisi bana bir çok güzel dost kazandırdı. Açıkçası ben bu işe başlarken ne böyle bir hedefim vardı ne de böyle bir hayalim vardı. Ve mevzu sonunda memleketin en çok okunan gazetesinin seyahat ekine tam sayfa çıkmaya kadar vardı. Bugüne kadar blogu okuyan, destek veren, paylaşan, yorum yapan ve gökyüzünden bizi seyreden kim varsa selam olsun!

Hürriyet Seyahat ekinde çıkan mülakatı okumak için buraya
Facebookta I can travel'ı takip etmek için buraya
Instagram hesabı için buraya
Twitter için de buraya tıklayabilirsiniz.

Yollar bize memleket!

Kapadokya

NEDİR NE DEĞİLDİR

Memlekette en çok film, dizi ve klipte kullanılıp hala mistik havasını koruyabilen yer neresi diye sorsalar herhalde çoğunluğun cevabı Kapadokya olurdu. Adının nereden geldiği kesin olarak bilinmeyen Peribacaları, yeraltı şehirleri, acayip manzaralar sunan gün doğumu ve batımları, hem endemik hem de sportif açıdan zengin vadileri, orijinal mimari yapıları ve yüzlerce yıllık şarap mirasıyla bölge aslında çok önemli bir kültürel hazine.

Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Aksaray ve Kayseri’ye kadar yayılan bölgenin tarihi yontma taş devrine kadar gitse de Hititler, Kapadokya’ya yerleşen ilk devlet olarak görülüyor. Ardından Roma İmparatorluğu’nun mezaliminden kaçan ilk Hristiyanlar bölgeye teşrif ediyorlar. Gelen ilk misyoner dayılar hem güvenlik hem de parasızlık nedenlerinden buldukları mağaralarda yaşamaya başlıyorlar. Bölgedeki manastır yaşamı da böylece başlamış oluyor. Bu esnada bölge halkını da tavlayıp Hristiyanlaştırıyorlar. Ancak Roma İmparatorluğu, Hristiyanlığı resmi din olarak kabul edene kadar cadı avı korkusu sürüyor. Roma ve Bizans sonrası bölgede egemenlik sağlayan Selçuklularsa Hristiyanlara dokunmuyorlar.



Osmanlı dönemindeyse mağara yaşamı sonlanmış. Bunun temel nedeniyse hem Hristiyanlığın yayılmasının önlenmesi hem de devletin vergi toplamasının kolaylaştırılması olmuş. 15. Yüzyıl itibariyle bölgede artan kent yaşamıyla beraber ticari ürünlerin üretimi de başlamış. Çanak ticareti, jeolojik olarak canlı bir bölge oluşundan dolayı değerli taslar, şarap, halı/kilim, beziryağı temel ticari unsurlar haline gelmiş. Malları genelde Rumlar üretiyormuş, kalan Osmanlı tebaası da ticaretini yapıyormuş. Osmanlı para geldiği müddetçe tüm bu faaliyetleri serbest bırakmış. Kapadokya o dönem Dersaadet’in en önemli şarap tedarikçilerinden biriymiş. Ticaretten kazanılan parayla Avanos, Ürgüp gibi yerleşim yerlerinde mimari gösteriş artmaya başlamış.  Öte yandan Hristiyan tebaa ressamlar çağırarak bir çok kilisenin günümüzde insanı kendine hayran bıraktıran duvarlarının oluşmasını sağlamış.


Bu huzurlu, beraber yaşam 1924 mübadelesine kadar sürmüş. Kapadokya’nın önemli bir nüfus oranını oluşturan Rumlar Yunanistan’a göç ettirilmiş. Bu durum Kapadokya’nın ekonomik, demografik ve kültürel yapısının değişmesine neden olmuş. 1960’lara kadar kendi halinde olan bölgede bu yıldan itibaren bireysel seyahatler sonucu çok ufak turizm hareketleri başlamış. Bölgeye ilk gelen ziyaretçiler genelde evlerde misafir oluyorlarmış. Ardından hem bölgenin yeniden keşfedilmesi hem de kültürel zenginliklerinin ortaya çıkartılıp parlatılmasıyla bölge bugünkü hale gelmiş. 

İnsanların uzun dönem yaşadığına inanılan ve herkese bu yönde bilgi aktarılan yeraltı şehirleri ise kısa süreli ihtiyaçlar için kullanılan alanlarmış. İpek yolu üzerinde bulunan Kapadokya, özellikle batıya yapılan seferlerde Moğol, Arap ve Pers ordularının geçiş güzergahında bulunuyormuş. Bu tip büyük orduların geçişi esnasında yağma ve şiddetten kaçmak isteyen halklar ilk dönem Hristiyanların manastır olarak kullandığı mağaralarda kısa süreli saklanmaya başlamış. Peki bu dev mağara yapıları bu kadar kısa süreli sığınmalar dışında ne için kullanılmış? Turizm başladıktan sonra dahi hakkında pek kaynak bulunamayan bu yeraltı şehirleriyle ilgili en kuvvetli teoriyse buraların şarap üretimi için sabit nem ve sıcaklık değerleriyle ideal yerler olması. Yani nice rivayete konu olan o dev yeraltı şehirleri aslında şarap üretim merkezi ve şarap ambarları olarak kazılmış ve kullanılmış. 60-70 senede bir geçecek olan büyük ordulardan kısa süreli kaçışlar için bu kadar büyük yapılara ihtiyaç duyulmasının söz konusu olmadığı söyleniyor uzmanlar tarafından.

Kapadokya’nın en önemli özelliği ise jeolojik yapısı ve bu yapının rüzgar, seller ve çeşitli doğal yollarla aldığı şekiller. Dünyaca ünlü Peribacaları, mağara evleri ve vadileriyle Kapadokya insana başka bir gezegendeymiş hissini yaşatıyor. Bölgedeki üst yeryüzü katmanı artık aktif olmayan volkanlar Hasan ve Erciyes Dağı’nın zamanında püskürttüğü volkanik küllerden meydana geliyor. Bu nedenle doğal nedenle kolayca aşınıp şekil alabiliyor. 


GEZSEK GÖRSEK

Kapadokya diye bahsedilen bölge oldukça büyük bir alanı kapsıyor. Bu nedenle ya öncelikleri belirlemek veya bölgedeki vakti uzun tutmak gerekiyor. Açıkçası tek seferde gezilip bitirebilecek bir yer değil. Görülecekleri kasaba yerleşimleri için Ürgüp, Göreme, Avanos; 4. Yüzyıla kadar giden kiliseler için Göreme Açık Hava Müzesi; Peri Bacaları için Zelve-Paşabağları ve Dünyayı Kurtaran Adam’ın doğal setini görmek için Devrent Vadisi; Kapadokya’nın sembolleri için Üç Güzeller; günbatımı izlemek için Uçhisar, kayaevler için Çavuşin; Güvercinlik Vadisi; efsanelere konu olan yeraltı yaşamı için Kaymaklı Yeraltı Şehri ve az sayıda kalan Rum mimarisi için Sinasos olarak kabaca listeleyebiliriz.



Bunlarla beraber Kapadokya’da mutlaka yapılması gereken şeylerin başında balon turu geliyor. Bölge birçok kişi tarafından dünyanın en iyi balon güzergahlarından biri olarak kabul ediliyor. Balona binmekle ilgili endişeler ve çekinceler olabiliyor başta. Benim gibi yükseklik korkusu sahibiyseniz, motorsuz ve tamamen rüzgarla hareket eden bir şeyden endişe etmeniz kadar doğal bir şey olamaz. Hatta balona binene kadar bu hisleriniz karında karıncalanmalar, gereksiz kısa voltalar olarak kendini belli ediyor. Öncelikle balona gidişten bahsetmek lazım. Çünkü bu bile başlı başına bir mistik yolculuk haline gelebiliyor. Kaldınız yere bağlı olarak sabah 4 civarı otellerden alınıyorsunuz. Çünkü balonlar Göreme’den kalkıyorlar. Bu esnada gün doğmamış oluyor. Yol boyunca sağınızda ve solunuzda şişirilen balonlar görüyorsunuz. Tam alacakaranlıkta alev püskürtülerek şişirilen balonlar, Kapadokya’nın yer şekilleri arasında insana uyanan devleri anımsatıyorlar. Bunda çok erken kalkmamın da payı olabilir tabii. Ardından anlaştığınız balon turu firmasının hizmetine göre ya kahvaltıya ya da doğrudan balonun yanına götürülüyorsunuz. Bu noktada kahvaltı hizmeti veren bir firmadan turu almak önem kazanıyor çünkü çok erken saatte kalkıp bir şeyler yemeden turu yapmak günün devamı için aşırı yorucu olabiliyor.



Kahvaltıdan sonra birlikte havalanacağınız kişilerle minibüslere binip balonun yanına gidiyorsunuz. Her balon firmasının farklı uygulamaları var. Sepetlerdeki kişi sayısı değişebiliyor. Sırayla balona biniyorsunuz. Pilotunuzdan kısa bir iniş-kalkış eğitimi aldıktan sonra siz anlamadan balon yerden bir anda kesiliyor. İşte o noktaya kadar devam eden endişeler kalkışla beraber bir anda yeryüzünde kalıyor.



Balon muhtemelen insanoğlunun bulduğu en huzurlu ulaşım aracı. Sadece yükselmek için kullanılan propan gazının sesinden başka bir ses yok. Günlük hayatımızda hiç olmayan, sadece rüzgarla hareket etmek kavramı insana rüya gibi geliyor. Üstelik altınızda dünyanın en ilginç coğrafyalarından biri uzanıyor. Göreme’den kalkar kalkmaz gün doğumunu yakalıyorsunuz ve güneşle beraber yükselmeye başlıyorsunuz. Onlarca balon beraber kalkış yaptığı için gökyüzü panayır alanı gibi rengarenk. Balonla seyahatin insana hissettirdiklerini Jules Verne Balonla Beş Hafta romanında muhteşem özetlemiş:

“Bir balondan söz edin bana!” diye yeniden söze başlıyordu Joe. “Kendinizi yürüyor gibi hissetmiyorsunuz ama doğa gözlerinizin  önünden akıp gitme zahmetine giriyor!”
“Ne güzel görünüş! Ne hayranlık! Ne esriklik! Hamakta bir düş!”



Maalesef yolculuk 5 hafta değil hava şartlarına bağlı olarak ortalama 1 saat sürüyor. Balonla yolculuğun en enteresan taraflarından biri varılacak yerin sadece tahmin edilebilmesi. Çünkü tek itiş gücü rüzgar. Bu nedenle rüzgar nereden eserse oraya varılıyor. Balon turunun tek dikkatli olmanız gereken ve riskli yeri iniş kısmı. Çünkü ters rüzgarlar veya sert yere çarpışlarda balon sekebiliyor ve gösterilen iniş pozisyonunu almayıp tutunmazsanız yaralanama riskiniz var. Ancak iyi pilotaj ve başarılı yer ekibi bu riski oldukça azaltıyor. 

Balon turu için bölgede çeşitli fiyatlardan ve hizmet kalitesinden firma bulunuyor. Havacılığın temel kuralları balonlar için de geçerli. Malzeme, hizmet ve insan kalitesi fiyatı yükseltiyor. Her balonun yaklaşık 8 kişilik bir yer ekibi oluyor. Üstelik tüm pilotlar balon pilotu eğitimi alıp diplomalı olmak zorundalar. Balon pilotluğunun eğitiminin neredeyse uçak pilotluğu kadar bilgi ve eğitim gerektiren bir mevzu olduğu söyleniyor. Çoğunlukla balonlarlar günde tek sefer yapıyorlar. Yer ekibi kalkıştan inişe kadar sizi yerden takip edip inişe hazır olduğunuzda gerekli düzenlemeleri yapıyor. Balon turizmi bölge için çok önemli de bir gelir kaynağı olmuş durumda. 

Royal Balloon bölgedeki en iyi balon şirketlerinden biri. Hizmetleri dolayısıyla fiyatları ortalamanın biraz üzerinde. Sabah kahvaltısını Göreme’deki tesislerinde veren tek firma onlar. Balon malzemeleri, pilot seçimi ve yer ekibi konusunda da oldukça titizler. Bir diğer önemli konuysa balonlarında kullandıkları sepetler çok büyük değil. Böylece kendinizi iş çıkışı metrobüse binmiş gibi hissetmiyorsunuz. Bu yolculuk sonrasındaysa yere güvenle inen Fransız baloncuların geleneği olan şampanya ritüeli var. Sabahın o saatinde ne şampanyası diyenler içinse portakal suyunu hüpletebiliyorsunuz.





YATSAK UYUSAK

Belli bir tarihi ve enteresan hikayesi olan yerlere gidince insanlarda zamanda yolculuk edip o eski dönemlere şahitlik etme isteği doğar zaman zaman. Kapadokya’daki Kayakapı da insana bu fırsatı sunan bir proje. Tam adıyla Kayakapı Kültürel ve Doğal Çevre Koruma ve Canlandırma Projesi Ürgüp’e tepeden bakan Esebelli Kayası’nda yer alan bir mahalle aslında. Yerleşimin çok eski tarihlere kadar gittiği mahalle en büyük gelişmesini Lale Devri’nde gösteriyor. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın da katkılarıyla bölge giderek zenginleşip Osmanlı ticaretinde söz sahibi oldukça Kayakapı’da Ürgüp’ün ağalar ve zenginler mahallesi oluyor.



İşlenmesi kolay taş yapı bölgenin yetenekli taş ustalarıyla birleşimce muazzam konaklar inşa ediliyor mahalleye. Öyle ki Osmanlı sadrazamları bölgeye ziyarete geldiklerinde mutlaka Kayakapı’daki Davud Ağa Konağı’nda ağırlanıyor. Uzun bir zaman bu toplumsal statüsünü koruyan mahalle Cumhuriyet döneminde yanlış bir yönetim kararıyla, doğal afet tehlikesi bahanesiyle boşaltılıyor. Kayakapı’nın da muhteşem evleri bölgenin yıpratıcı etkisiyle birer harabeye dönüyor.



Bir kaç sene önce Ürgüplü bir turizmci aile olan Dinler Ailesi bu kültürel mirası ayağa kaldırmak için topa giriyorlar. Mahallenin hem mimari hem de kültürel değeri nedeniyle hazırlanılan projeyi yalnız bir otel projesi olarak değil mahalleyi yeniden canlandırma projesi olarak görüyorlar. Onların bu yaklaşımı sadece yerel yöneyimler tarafından değil dünyada da önemli bir destek görüyor ve Kapadokya bölgesinde UNESCO ve Dünya Miras Merkezi tarafından desteklenen tek proje oluyor. Öte yandan evlerin restorasyonunda kullanılan özel yöntemler nedeniyle National Geographic’in “Dünya Miras Alanları” belgeseline konu oluyorlar.

Kayakapı’nın ruhani açıdan da oldukça büyük önemi bulunuyor. Mahalle Selçuklulardan kalma tarihi bir camiyle beraber 10. Yüzyıla ait bir mağara kiliseye de ev sahipliği yapıyor. Kayakapı’nın ev sahipliği yaptığı başka önemli yapı ise Ortodokslar için önemli azizlerden olan Yuhannes’in evi. Rum Ortodoks cemaati için oldukça önemli bir ruhani figür olan azizin evi her sene Rum Ortodoks Patriği tarafından da ziyaret ediliyormuş.



Kayakapı tarihteki şanına yakışır bir biçimde şu anda Kapadokya’nın en lüks oteli. Ancak yaşattığı deneyimi düşündüğünüzde fiyatları daha kabul edilebilir bir hal alıyor. Açıkçası lüks otelleri pek samimi bulmayan birini bile oldukça huzurlu hissettirebiliyor. Bunun temel nedeni konaklamanız için size en ufağı bile olsa standart bir otel odası değil bir ev sunmaları. Tercih edilen ev çeşidine göre de odadaki lüks olanakları artıyor. Kimi evlerin kendi terası varken bazılarının içinde kendi hamamı veya havuzu bulunuyor. Odalarda, bölgedeki antikacılardan toplanmış bir çok değerli antikayla karşılaşıyorsunuz. Üstelik Dinler Ailesine ait Osmanlı kaftan koleksiyonu da odalara sargilenir durumda. 

Kayakapı’nın gönülçelen başka bir özelliği de kahvaltıları. Tamamen doğal yöntemlerle, kendi çiftliklerinde yetiştirdikleri ürünlerle hazırladıkları kahvaltılar oldukça başarılı. Havanın güzel olduğu sabahlarda da bölgeyi tepeden izleyebileceğiniz teraslarında sunuluyor. 

 
Copyright 2008 - 2012 I can travel
Bunu saymayız, tekrar bekleriz.