, ,

Ana Yalnızlar Garı – 174. Gün

Kanada topraklarına yazın gelişini müjdeleyen güneşin altında Bastion Meydanı’nda oturuyorum. Güzel havayı gören Victoria ahalisi kendini Cumartesi günü sokaklara atmış. Meydanda hep beraber oturup müzik yapan gençleri dinliyoruz. İnsanlara bakıyorum. Dışarıdan mükemmel hayatlar yaşıyor gibi görünüyorlar.

Müziğin bitmesiyle güneşin yakıcılığından kaçmak adına kendimi sokaklara atıyorum. Bir anda önümden antika arabalarıyla dolaşan bir grup geçiyor. Victoria’nın bir kısmı on dokuzuncu yüzyıldan kalan binalardan oluşan ana caddesinde bir anda sanki bir zaman yolculuğu yapıyorum.

Kısa bir yürüyüşle limana iniyorum. Bacaları yüzünden sobaya benzettiğim, ufak deniz taksileri vızır vızır insanları sağa sola götürüyorlar. Kıtanın asıl sahipleri olan yerliler yaptıkları takıları ve bibloları gelen turistlere satma derdindeler. Kanada’nın ücra bölgelerine sürülmüş, alkolizm ve uyuşturucu bağımlığı sarmalındaki diğer yerli gruplara göre şanslılar. Kanadalıların “first nations”  dedikleri bu insanlar aslında atalarına ait kaynaklardan gün gelip aynı şekilde yararlanabilecekler midir acaba diye geçiriyorum içimden.

Victoria’ya akşam çöküyor yavaştan. Yine gökyüzü mavinin her tonuna bürünüyor. Victoria’daki son hafta sonum olduğunu hatırlayıp hafif hüzünleniyorum. Bu hafif hüzün eve dönüp krallığımız haline gelen terasımızda Onur ve Renata ile mavra yapmaya başlayınca Victoria semalarına karışıp yok oluyor.

Ertesi gün tembel bir Pazar geçiriyoruz. Şehirde vakit geçirmektense arabaya atlayıp Victoria’nın en şahane mahallelerinden olan Gonzalez Koyu’na gitmeye karar veriyoruz. Yolumuzun üzerindeki Clover Burnu gözümüze çok hoş gelince duruyoruz. Ben arabadan inip rüzgarla sohbet etmenin en güzel yolu olan uçurtmalarını uçuran çocukları imrenerek izliyorum. Yetişkinler, çocuklar, köpekler, okyanusun olmazsa olmazı martılar herkes çimlerde. Yaklaşık 15-20 metre tepemizde 2 yamaç paraşütçüsü kuvvetli rüzgarı kullanarak sabit duruyorlar. Hayranlığımız onların sabit kalışına değil muhtemelen insanın doğayla işbirliğinin doğurduğu sonuçlara.

Ardından arabaya geri dönüyorum. Piyangoyu kazanırsak hangisini alacağımıza karar veremediğimiz evlerin arasından geçiyoruz. Gonzalez Koyuna geldiğimizde plaja inip bir kütüğün üzerine oturuyoruz. 2 Türk ve 1 Brezilyalı neden kendi vatanlarımızda, ana dilimizi konuşup, sevdiğimiz insanların yanında yaşarken yeterince mutlu olamayıp kaçtığımız sorusunun cevabını arıyoruz. Bir süre sonraysa dipsiz, kör bir kara kuyuyu andıran bu varoluşsal sorguları bir kenara koyup Gonzalez Koyu’nun keyfini sürmeye karar veriyoruz.

Ertesi sabah 3 işsiz olarak haftaya doğada başlamak üzerine Victoria’ya 45 dakika mesafedeki Goldstream Milli Parkı’nı ziyaret ediyoruz. Ne olduğunu keşfedemediğimiz yırtıcı kuşlar tepemizde uçarken yürümeye başlıyoruz. Öncelikle bir şelaleye varıyoruz. Bir süre oturup şelaleyi izledikten sonra milli parkın alametifarikası olan terk edilmiş tren köprüsüne doğru yürüyüşe başlıyoruz. Yaklaşık yarım saatlik bir tırmanış sonrası köprüye varıyoruz.

Vahşi batının meşhur altına hücum döneminden kalma tren yolu hattı ve köprü madenler suyunu çekince kendi haline terkedilmiş. Pazartesi olmasının getirdiği sakinlikle boş köprünün keyfini çıkartıyoruz. Köprünün hemen ortasındaki ceplerden birine çöküp oturuyoruz. Onlarca metre yüksekte, ayaklarımızı boşluğa sallandırıp manzaranın tadını çıkartıyoruz. Yanlarından geçerken tepesini göremediğimiz ağaçlar, şimdi ayaklarımızın altında rüzgarda salınıyorlar. Kuşlara bile zaman zaman tepeden bakıyoruz. Ağaçların dalları rüzgarla salındıkça sanki dalgalı yemyeşil bir denizin üzerinde kocaman bir gemide yolculuk ediyorum gibi hissediyorum.

Bir süre sonra Onur ve Renata’yı cepte yalnız bırakıp tren yolunun ilerisine doğru yürümeye başlıyorum. Demiryolcu bir ailenin torunu olduğum için dedemin 16 yaşında, cebinde sadece rakı parası olduğu için Sirkeci Garı’ndan Kumkapı’da içmeye gitmek için en yakın arkadaşıyla lokomotif kaçırması, babaannemin bisiklete binmeyi Sirkeci Garı’nın şimdi ofis olan üst katındaki kayınpederinin lojmanında öğrenmiş olması gibi eski ve komik aile hikayeleri aklıma geliyor.

Boş raylarda yürüyorum. Kafamda binlerce düşünce uçuyor. Aştığım kilometreler, önümdeki yollar, hayatıma giren veya terk ettiğim insanların suretleri, yediğim yemekler, sokakta bir anda yüzüme çarpan keskin kokular, önlerinden hızla yürüdüğüm pazar tezgahlarındaki canlı renkler, pudra şekeri kıvamındaki kumlar veya rutubetli bir günde bol şekerli bir tropik meyveden alınan ilk ısırık attığım her adımda ışık hızıyla zihnimden geçiyor. Bir süre sonra köprüye doğru geri dönüşe geçiyorum, kafamdaki geçit törenini bastırıp “Yalnızlar Garını” mırıldanarak.

Dervişler devran ederken gecelerde,

Ben toy bir mehtap,

Kelimeler birer varsayım,

Ana yalnızlar garındayım.

Share

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *