,

Atanamamış Bir Korsan – 128. Gün

Çok övülen yerlere karşı bir çekingenlik hissetmek 360’ın başından beri bünyemde baş gösteren bir tepki. Genelde de bu tepkiyi göstermekte haklı çıkıyorum. Bu nedenle Siquijor sonrası önce feribotla Dumaguete ardından otobüsle Cebu, oradan uçakla Puerto Princesa’ya vardığımda Sabang’daki yeraltı nehri konusunda kararsız kalıyorum. Çok övülen ve dünyanın yeni 7 harikasından biri olarak gösterilen nehri görmek için vazgeçemediğim karar alma yöntemi olan yazı-turayı devreye sokuyorum. Attığım bozukluğun üzerinden elimi çektiğimde ertesi sabah Sabang’a gideceğimi görüyorum.

Kaldığım misafirhanenin sahibi sabah kapımı çalıp beni Sabang’a götürecek minibüsün geldiğini söylüyor. Yan odadan çıkan genç bir adamla beraber minibüse biniyoruz. Yarı uyur durumda virajlı yolları aşıp bizi yeraltı nehrine götürecek olan teknelere bineceğimiz limana varıyoruz. Buradan geleneksel kayıklara binip yeraltı nehrinin olduğu bölgeye geçiyoruz. Nehir ziyareti için kullanılan botlar 10 kişilik olduğu ve bizim grup 12 kişi olduğu için biz iki sap gruptan ayırılmak için en uygun adaylar olarak görülüyoruz.

Rehberimiz ikimizi başka bota bindirmek için izin istiyor. Genç adam kabul ediyor. Ben de botun ilk sırasına oturursam kabul edeceğimi belirtiyorum. “Hayhay” diyen rehber hemen organizasyonu yapıp ikimizi bizim gruptan önce bir bota bindiriyor. Kürekle hareket eden bir kayıkla mağaranın ufak girişinden nehrin bulunduğu alana giriyoruz. Beklentilerimin düşüklüğü mekanın görkemiyle birleşince ağzım açık kalıyor. Metrelerce yüksekteki dev galeriler, dikitler, sarkıtlar, milyonlarca yıldır akan suların aşındırmasıyla acayip şekiller almış kayaların arasından ilerliyoruz. Adeta bir film setindeyiz. Yaklaşık 20 dakika sonrasında rehberimiz ortamdaki tek ışık kaynağı olan fenerini söndürüp bulunduğumuz yerin güneş ışıklarının hiç erişmediği bir nokta olduğunu söylüyor. Bir süre gerçek anlamda zifiri karanlıkta kalıyoruz. Ardından feneri yakıp, başladığımız noktaya geri dönüp Sabang’dan ayrılıyoruz.

Minibüse bindiğimizde Puerto Princesa’ya değil El Nido’ya gideceğimi rehbere hatırlatıyorum. Sabah yan odadan çıkıp, aynı bota bindiğimiz genç adamın da El Nido yolcusu olduğunu belirtiyor. Bunun üzerine muhabbete başlıyoruz. Javi 1 aylığına Güneydoğu Asya turuna çıkmış bir Arjantinli. 6 saat süren yol boyunca futbol, Güney Amerika tribün kültürü ve genel hayat mevzuları üzerine uzun bir sohbete dalıyoruz. Javi bir stadyumda çalıştığını anlatıyor. Muhabbet yolla beraber akıp gidiyor ve biz kendimizi gün batarken El Nido’da buluyoruz. Ben tavsiye üzerine manzarasıyla hijyenik koşulları ters orantılı ucuz hostelime gidiyorum. O ise arkadaşlarıyla buluşup onların odasına kaynak yapıyor. Kasabada yapacak pek bir şey olmadığı için 2 gün 1 gecelik tekne turuna kayıt yaptırıyorum.

Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla uyanıp önce hostelin şahane balkonundan El Nido koyunu izliyorum. Sokak köpeklerinin oynadığı kumsalda tekneler günlük turlar için hazırlanıyor, balıkçılar avdan dönüyor, çalışanlar işlerine gidiyorlar. Ardından eşyalarımın yanıma almayacağım kısmını hostelin deposuna koyup, ufak sırt çantamla rehberin grubu toparlayacağı tur şirketinin ofisine gidiyorum. Ofis dediğim ahşap bir baraka.

Rehberle buluşup Portekizli bir çift ve ben grubun geri kalanına eklenmek için kumsala iniyoruz. Teknenin hazırlanmasını beklerken grubun geri kalanı da geliyor. Bir anda gülmeye başlıyorum. Çünkü gelenlerin büyük bir bölümünü Javi ve 3 Arjantinli arkadaşı oluşturuyor. Javi de durumu farkettiğinde gülmeye başlıyor. 4 Arjantinli, 2 Portekizli, 2 Fin, 1 Çinli ve ben fıkra kadrosu tadında tekneye biniyoruz. Çinli kızımıza rehber çocuğun yürümesiyle ben teknedeki tek sap olarak kalıyorum. Teknedeki aküden aldığı güçle çalışan uyduruk hoparlörü Arjantinlilerin telefonlarına bağlayıp Latin ezgileriyle dalgaları yarmaya başlıyoruz.

İlk günün programında ağırlıklı olarak mercan kayalıkları var. Öğlen yemek için ara veriyoruz. Teknenin arkasındaki ufak mangalda tekne tayfası adeta mucizeler yaratıyor. Hızla sofrayı kuruyorlar. Patlıcan salatası, pilav, kalamar, ızgara tavuk ve domuz geliyor önce sofraya. Hemen ardından kocaman bir kırmızı mercanı masaya getiriyorlar. Sabah erken kalkıp, yarım günün çoğunu yüzerek ve dalarak geçiren insanlar olarak derin bir sessizlikle yemeklere dalıyoruz. Ben ekipten izin alıp mercanın kafasına konuyorum. Yanağındaki etleri gördüklerinde onlar da mevzuya uyanıyorlar ancak iş işten geçmiş oluyor.

Kallavi sofradan tıka basa doymuş olarak kalkıyoruz. Karaciğeri 2 günlük bir tatile sokmak niyetiyle tekneye binerken yanıma alkol almıyorum. “Ne kadar güzel yiyip bolca yüzüyorum yapıyorum, sağlıklı bir iki gün geçireceğim.” diye düşünürken yemek sonrası bir anda rehberimiz laps diye koca bir şişe romu kola ve bol buz eşliğinde masaya koyuyor. Hepimiz şaşkın bakışlar eşliğinde roma bakarken ağzında “tura sınırsız rom da dahil haberiniz yok muydu?” lafı çıkıyor. O noktadan sonra turun rengi bir anda değişiyor. Daha bulunduğumuz koydan çıkmadan ilk şişe devrilince ekibin parti potansiyeli ortaya çıkıyor. Hipster Finler ve Çinli hanım dışında herkes gevşek ülke insanı olunca ortam gırgır şamataya boğuluyor.

Çevremizdeki acayip koyları dolaşıp, ufak kanallardan geçip, dev kayaların aralarında süzülürken içtiğim romların etkisiyle Jack Sparrow havasına giriyorum. Durulan her koyda gözlük ve şnorkeli alıp atlayan ilk kişi ben oluyorum. bir korsan kaptanı olarak tayfalarımlaysa aram şahane.

Akşamüstü kamp yapacağımı ıssız kumsala iniyoruz. Yemek sonrası geçen 3 saatin sonunda herkes kelle durumda. Tayfalar çadırları kurarken herkes kumların üzerine seriliyor. Bense biraz ayılabilmek için gözlüğü kapıp suya dalıyorum. Balıklar, mercanlar derken bir anda karşıma bir deniz kaplumbağası çıkıyor. Bir süre beraber yüzüyoruz. Sarhoş sevmiyor olacak ki kısa bir süre sonra hızla uzaklaşıyor. Biraz daha yüzüp dışarı çıkıyorum.

Tam karşımızda gün batıyor. Kumsala oturup gün batımını izliyorum. Bana Portekizli Ricardo ve eşi de katılıyorlar. Sohbet muhabbet derken hava kararıyor. Bu esnada yemek hazırlanmış sofra kurulmuş. Benzer yemekler var sofrada. Yine derin bir sessizliğe gömülüyoruz. Yemek sonrası Arjantinli ekip dizlerine kadar suya girip garip hareketler yapmaya başlıyorlar. Ne olduğunu anlamak için yanaştığımda denizin içinde parlayan binlerce fosforlu planktonu görüyorum. O hareketleri planktonları parlatmak için yapıyorlar. Suya atılan her tekmede planktonlar bir süreliğine görülüyorlar ve denizin üzerine binlerce ufak yeşil noktayla kaplanıyor.

Yarım saatlik eğlenceden sonra arkamızdan gelen şişe sesleriyle kafamızı çeviriyoruz. Rehberimiz teknenin zulasından bir kasa bira çıkartıyor. Emektar hoparlöre giden müziğin sesi artıyor.

Ertesi sabah dalga sesleriyle uyanıyorum. Hava aydınlık ama güneş henüz dağların arkasında. Önce çadırın girişini açıp bir süre yatar halde denizi ve karşımdaki adaları izliyorum. Sonra deniz kıyısına inip orada oturuyorum. Çarşaf gibi bir deniz var. Sanki dalgalar bile daha mesailerine başlamamışlar. Bir süre sonra Ricardo da uyanıyor. Sessizce sanki anlaşmış gibi sahilde oturup denizi izliyoruz.

Oldukça uzun bir süre sonra ekibin geri kalanı uyanıyor ve kahvaltı hazırlıkları başlıyor. Standart bir kahvaltı sonrası tekrar yola koyuluyoruz. Ortak karar almışçasına kimsenin eli içki şişelerine gitmiyor. Nedense herkeste bir mesafe var. Yine acayip koylarda durup dalıp, rengarenk balıklarla yüzüyoruz. Zamanında korsanlara mesken olmuş lagünlere uğruyoruz. Bazılarını ziyaret etmek için kanolar kiralıyoruz. Mağaralara girip çıkıyoruz. Yine şahane mercanların başrolde olduğu şahane yemekler yiyoruz.

Saatler hızla geçiyor ve güneş batıya doğru kaykılmışken El Nido koyuna giriyoruz. Modern dünyadan uzak, doğanın kucağında, hedonizmin kollarında geçen ve bize belki bir hafta gibi gelen 2 gün sonunda pek de karaya çıkmak istemiyoruz. Teknemiz demir attığında birbirimize bakıp “Bu kadar mıydı?” sorusunu soruyoruz.

Hostele dönüp şahane manzaralı balkonda ayaklarımı uzatıyorum. Dünya yanarken herkesin aradığı o huzurlu yeri bulduğumuzu fark ediyorum. Günün birinde kurduğumuz o iki günlük krallığa döneceğimi düşünerek gülümsüyorum.

Share

You May Also Like

2 comments on “Atanamamış Bir Korsan – 128. Gün

  1. Umur D
    06/2016 at 12:37

    Selamlar,

    yazı çok güzel:) Ülke ve fiyat bilgileri de olsa şahane olurmuş.

    İyi seyahatlar,
    Umur Dilek

    • I can travel
      06/2016 at 17:09

      teşekkürler, rehber olmadığı için bu tip bilgiler yok. zaten fiyat bilgisi genelde yok bende 🙂 sevgiler

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *