,

Bir tren yolculuğu – 10. Gün

Size bir tren yolculuğundan bahsedeceğim. Ne Transsibirya kadar şiirsel, ne interrail kadar maceralı. 45 dakikalık basit bir yolculuk. Kalk Bay’den Cape Town şehir merkezine giden trendeyim. Saat 5 civarları, yakıcı Afrika güneşi inişe geçmiş. Trende işlerinden çıkıp evlerine giden insanlar var. Cama kafamı dayamış bir şekilde bu banliyö treninde düşünmeye başlıyorum son bir haftadır yaşadıklarımı. Sabah erken kalkmamın, öğlen 2 saat sörf yapmaya çalışmamım ve yediğim muazzam midyelerle beraber içtiğim şarabın etkisiyle üzerime bir tamamlanmışlık hissi çöküyor. Yanımda sevdiğim insanlar da olsa, son günümü böyle geçirmek istiyorum diyebilirim belki. Artık gidebilirim Cape Town. Yola düşmem gerek.

Helikopter turundan sonra yaptıklarımı düşünüyorum. Çarşamba akşamı gün batarken nefes nefese Lion’s Head’e tırmanmam geliyor aklıma. Dik kayalardan, sırtımda kamera ekipmanlarıyla çıkarken defalarca kendime sövdükten sonra manzarayı görüp nasıl mutlu olduğumu anımsıyorum. Aşağısı uçurum olan bir kayada gün batımını mı, ay doğumunu mu çeksem kararsız kalıp kameralarımdan birini unutuşum geliyor aklıma. Bir de karanlıkta telefonun feneriyle çıktığım o kayalardan inişim var ki hiç sormayın.

Perşembe tırmanış üzeri dinleniyorum. Dizim kendini hatırlatıyor. Cumartesi günü Ümit Burnuna gitmek için bir tura kayıt yaptırıyorum. 3 sene öncesinde kulağıma kulaklıklarımı takıp, Emmenez-moi dinlediğim yere geri dönmeye hazırım.

Cuma sabah erken kalkıyorum. O günün iyi geçeceğini hissetmiş gibi uyanıyorum sanki. Hemen giyinip mahalledeki havalı kahveciye gidiyorum. Afilli bir yumurta söylüyorum. Adı kadar güzel gelmiyor tadı. Karın doyurmak için yiyorum. Kısa bir yürüyüşten sonra tren garındayım. Muizenberg’e bilet alıyorum. Trende karşıma zenci bir kadın oturuyor. Üstü başından çok da iyi olmadığını anlıyorum durumunun. Koyu renk kıyafetleri ve simsiyah cildi derin bakışlarını öne çıkartıyor. Bir süre gözlerini izliyorum. Kendimce hikayeler yazıyorum.

Bir süre sonra bana dönüp ineceği durağı soruyor. Aslında bilmiyorum ama o kadar içten ki hemen telefonu açıp çaktırmadan duraklara bakıyorum ve ben size söyleyeceğim diyorum. Trene bindiğinden beri ilk defa gülümsüyor. Huzur doluyorum. İneceği durağa yaklaşırken geliyoruz diyorum. Heyecanlanıp toparlanıyor. Zarifçe teşekkür edip trenden iniyor. Kısa bir süre sonra ben de deniz kokan Muizenberg tren istasyonunda çevreme bakıyor durumda buluyorum kendimi.

A video posted by Kerimcan Akduman (@kcakduman) on

Okyanusun binlerce kilometre öteden getirdiği su damlaları daha istasyondan yüzüme vuruyor. Renkli plaj kulübelerinin fotoğraflarıın çekmek için sahile yöneliyorum. Büyük beyaz köpekbalıklarını gözleyen Shark Spotters’ın siyah bayrağı dalgalanıyor gönderde. Demek ki ortalık temiz ama görüş düşük. Beyaz bayrak görmedikçe sıkıntı yok. Zaten görmeye gerek kalmıyor, sireni öttürdüklerinde herkes sudan çıkarken birer 100 metre sprinterine dönüşüyor. Tüm belgesel kanallarının uçan büyük beyazları burada görüntüledikleri düşününce insan hak veriyor.

İstediğim gibi fotoğraflar çekiyorum neyse ki. Güneş artık iyice kendini hissettirirken Anna’nın söylediği sörf mağazasına dalıyorum. Ikına sıkıla wetsuiti giyiyorum. Göbeğim ve siyah wetsuit birleşince adeta bir foku andırıyorum. False Bay’in serin suları beni bekler. Uzun bir board alıyorum. Sahilde biraz ısındıktan sonra suya giriyorum. İlk bir kaç denememde başaramasam da bir süre sonra ilk dalgamı yakalıyorum. Bu sefer de ayağa kalkmak mesele oluyor. Neyse en azından dalgaları yakalama işini geliştiriyorum. Muizenberg dünyada yeni başlayanlar için en ideal sörf noktalarından biri olarak görülüyor. Bu nedenle kısa bir süre sonra çevrem benim gibi bir sürü acemi sörfçüyle doluyor. Ben de dinlenmek için sudan çıkıyorum. Dışarıdan hepimiz çok komik görünüyoruz. Biraz daha suyla boğuştuktan sonra üstümü değiştirip Anna’nın önerisiyle trenle Kalk Bay’e gidiyorum.

Kalk Bay tipik bir balıkçı kasabası. Ufak dükkanlar, balık lokantaları, sahil barları sırayla dizilmiş durumda. Trenden indikten sonra kısa bir yürüyüşle Olympia’ya varıyorum. Anna’nın iddiasına göre Cape Town’da daha iyi midye yapan yer yokmuş. Sofraya oturuyorum. Sabah ettiğim vasat kahvaltı, sörf yapma çabamla birleşince kurt gibi aç buluyorum kendimi. Öncelikle bir beyaz şarap söylüyorum. Sonra da büyük bir tabak şarap ve sarımsak soslu midye. Dışarıda dev dalgalar dalgakırana vururken birkaç adam üzerinde balık tutuyor. Körfezin karşısında uzanan dağlar ise bulutlara erişiyor. Güneş gerçekten mutlu olmak isteyen bir insanın talep edeceği kadar parlak ve güzel.

Ağırlık olarak yaşlıların olduğu mekanda arka masamda şahane bir emekli muhabbeti dönüyor. Bir Güney Afrikalı boşandığı Fransız karısıyla nasıl anlaştıklarını ve malları nasıl paylaştıklarını araya evlilik ve hayata dair ince nükteler sıkıştırarak anlatıyor. Mekanın kapısı açıldıkça içeri hafif bir deniz kokusu salınıyor. Henüz şarabım yarılanmadan midyelerim önüme geliyor. düşünmeden 10 parmak dalıyorum. İlk midyeyi ağzıma attıktan sonra yediğim şeyin gerçekliğine inanamayıp hemen ikinciye geçiyorum. Üç, dört, beş derken tabak kabuklarla dolmaya başlıyor. Çok aç olduğum için mi böyle geliyor yoksa başka etkenlerden mi bilemiyorum. Ama bir yemeği günün mükemmelleştirdiğini, açlık oranı, yenilen yere hissedilen aidiyet duygusu hatta paylaşılan kişiyle ilgili olduğunu biliyorum. Bu nedenle dilimdeki hücrelerden beynime giden şeyin, kafamda bir yerlerde o günün atmosferiyle hatta bana ineceği durağı soran hanımefendiyle birleştirilip mükemmelleştirildiğini düşünüyorum. Tıpkı Cenova’da aradığımız lokantayı bulamayıp, yol üzerine sıradan bir yere girip dünyanın en güzel makarnasını yediğimiz gün gibi.

Midyelerin üzerine bir de semer yerine limonlu tart söylüyorum. Üzeri kızartılmış tartın ilk kaşığı ağzıma attığımda yan masalardaki yaşlılar tarafından önce şaşkınlık ardındansa hınzır bir gülüşle karşılanacak sesler çıkartmamak için kendimi zor tutuyorum. Akşamın yaklaşmasıyla yavaştan dolmaya başlayan mekanda hesabı ödeyip masadan toplanırken masama hop biri kadehini koyuyor. Çapraz masamda oturan ihtiyar çift meğerse benim masama göz koymuş. Bey fırsatı yakalar yakalamak benden özür dileyerek yerleşiyor. Karşılıklı gülümsüyoruz. Cildinin beyazlığını gökyüzündeki bulutlardan alan eşi ise beni yeğenine benzetiyor. İstanbul’da mı yaşıyor yeğeniniz diye sorunca çok şaşırıyorlar. İzin isteyip fotoğraflarını çekiyorum aklımda ileride onlar gibi olmak var, fazlası değil.

Tren istasyonuna yürürken suratıma birkaç damla deniz suyu geliyor. Kıyıya vuran dalgalar sanki yediğim yemek sonrası tüm vücudumu ele geçiren rehaveti kırmaya çalışıyor. Tren perona yaklaşırken False Bay’e bakıyorum son defa. Kim bilir ne zaman tekrar buluşacağız? İşte böyle bir günün sonunda o başta bahsettiğim tamamlanmışlık hissine bürünüyorum. Ve o tren yolculuğunda karar veriyorum ki artık gitmek zamanı. Başka rüzgarlarda irkilmek, başka dalgaların başka kıyıları dövmesini izleme vakti. Son bir iş olarak sadece tekrar Ümit Burnu’nu görmem gerek. Afrika’nın bittiği yerde bitireceğiz bu faslı.

Share

You May Also Like

2 comments on “Bir tren yolculuğu – 10. Gün

  1. Deniz
    09/2016 at 23:29

    İnternet işini nasıl hallediyorsun? Çoğu yerde wifi vardır sanıyorum ama örneğin trende mesela, orada da wifi mı?(Baştan başladım yolculuğunu okumaya :D)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *