,

Bohol’da 2 gün – 116. Gün

Cebu’dan sabah bindiğimiz feribot öğle saatlerinde bizi Bohol adasına ulaştırıyor. İskelenin çıkışında bir Güneydoğu Asya klasiği olan yapışkan taksi sürücülerini ekarte edip motor kiralamak için yürümeye başlıyoruz. İlk bulduğumuz dükkanı gözümüz kesmiyor. Hemen karşısındaki ikinci dükkana giriyoruz. Kısa bir pazarlık sonucu motoru kiralıyoruz.

Murat’ın Cebu’daki hostelde bir muhabbet esnasında iyi olduğunu duyduğu ve Bohol’a ufak bir köprüyle bağlı Panglao adasındaki hostele gitmek üzere yola düşmek istiyoruz ancak tek motorumuz 2 büyük ve 2 ufak sırt çantamız var. Bir şekilde sığıp yola koyuluyoruz. 1-2 kere kaybolduktan sonra doğru yola çıkıp hosteli buluyoruz.

Aslında bir hindistancevizi çiftliği olan hostel ağaçlar arasında, kuş ve böcek seslerinin hakim olduğu şahane bir inziva yeri. Odaya çantaları atıp, biraz dinlenip yola düşüyoruz. Panglao adasının ufak köylerine dalıyoruz. Her adada olması gerektiği gibi; hayat yavaş, insanlar sakin.  Bir köyde burnumuza gelen muhteşem kokuyu takip edip bir tavuk çevirmecinin önünde kendimizi buluyoruz. Hemen birer yarım tavuk alıp köy meydanındaki İspanyol koloni döneminden kalan şahane kiliseyi izleyerek tüm günün açlığını dindiriyoruz. Oturduğumuz bankta önümüzden okuldan çıkmış öğrenciler, işten dönen insanlar, teknelerine giden balıkçılar geçiyor. Yabancı gibi hissetmiyoruz kendimizi, sanki haftalardır adadayız hatta eşraftanız.

Karnımızı doyurduktan sonra kiliseye dalıyoruz. Karşımıza masmavi tavan süslemeleri çıkıyor. Batmaya başlayan güneş ışığının sarılarıyla birleşince muhteşem görünüyorlar. Kiliseden çıkınca köyün gençleriyle karşılaşıyoruz ve basketbol maçına davet alıyoruz. Çok istememize rağmen ayağımızdaki terliklere bakıp teklifi geri çevirmek zorunda kalıyoruz. Filipinler’de neredeyse her sokakta basket potası var ve basketbol ülkenin en popüler sporu. Sokakta NBA takımlarına ait formalarla dolaşan birçok insan var.

Köyü ardımızda bırakıp motoru haritaya bakmadan batıya doğru sürüyoruz. Niyetimiz gün batımını izlemek. Önce asfalt bitiyor, ardından toprak yol. Karşımızda ufak bir nöbetçi kulübesi. İçeriden çıkıp bozuk bir İngilizceyle gün batımına mı geldiniz diye soruyor. Evet deyince gitmek istediğimiz burnu çeviren telleri aralayıp geçiş izni veriyor. Bir süre sık otlar arasında yürüyüp suların çekildiği bir sahile varıyoruz. Karşımızdaki manzara tüm günün yorgunluğunu silecek cinsten. Doljo’da güneşle vedalaşıp, bir gün daha yaşadığımızı anımsayıp geri dönmek için harekete geçiyoruz. Hava neredeyse zifiri karanlık. Otlar arasından geçerken Murat’la birbirimize her türlü yılan ve börtü böcek şakasını yapıyoruz. Hangi sosyal, ekonomik veya mesleki katmandan geldikleri fark etmeksizin erkeklerin bir araya geldiklerinden 8 yaşına inebilmelerinin keyfini sürüyoruz.

Feribot yolculuğu, adada turlamak derken ben son demlerinde olan hastalığımın da katkısıyla erkenden kendimi yatağa atıp bayılıyorum. Ertesi sabah erken kalkıp günü planlıyoruz. Bu defa Bohol’u keşfe çıkacağız. Ancak öncesinde Panglao’daki falezlerde bulunan bir atlama kayasını görmek istiyoruz. Kayaya vardığımızda lise talebeleriyle karşılaşıyoruz. Kalabalık ekip piknik yapmaya gelmişler. 8 metrelik kayadan korkusuzca atlıyorlar.

Murat denizi hareketli görünce risk almamak için vazgeçiyor. Bense yükseklik korkuma rağmen hemen tshirtümü çıkartıp kayanın başına geliyorum. 3 kere en uca gelmeme rağmen vazgeçip geri dönüyorum. “Çok yüksek balkonlardan rahatça aşağı bile bakamayan adamsın ne yere cengaver gibi çıktın ortaya.” diye kendime kızıyorum. Çocuklar yaşlarından beklenmeyecek şekilde dalga geçmek yerine beni cesaretlendirmeye çalışıyorlar. En sonunda bacak kadar bir kızın hadi ben önden atlıyorum deyip atlamasıyla, gaza gelip kendimi 8 metreden koşarak aşağı bırakıyorum. İyi ki de bırakıyorum çünkü sudan kafamı çıkardığım anda kendimi dünyayı kurtarmış bir süper kahraman gibi hissediyorum.  Üstelik tüm çocuklar kenara dizilmiş beni alkışlıyorlar.

Gittikçe kabaran güçlü dalgalar ve keskin kayalar yüzünden 1-2 kesikle kendimi dışarı atıyorum. Bu esnada benim atlama denemelerim esnasında faleze gelen balıkçıların mangalı yakıp bir şeyler içmeye başladığını görüyorum. Yanlarından geçerken tebrik edip içki ikram ediyorlar. Koyu kızıl renkli içeceğin ne olduğunu soruyorum ve ev yapımı hindistancevizi şarabı olduğunu öğreniyorum. Tadı oldukça güzel. Bence korkularının üzerine gitmeye niyetlenmiş bir adam için lezzetli bir ödül.

Kendi adıma büyük ancak insanlık için oldukça küçük bu adım sonrası motora atlayıp Bohol adasına sürüyoruz. Tepeler aşıyoruz, köyler geçiyoruz, köylülerle selamlaşıyoruz. Bir bakıyoruz görmek istediğimiz Türkçe’de Cadı Maki olarak bilinen Tarsier yetimhanesine gelmişiz. (Bu saçma ismi sevmediğim için ecnebicesini kullanmayı tercih ediyorum.) Tarsierler kocaman gözleri ve elleriyle sürekli kendini dünyadan, hatta evrenden soyutlayan insanlar tarafından uzaylıya benzetilen memeli hayvanlar. Gece avlanan hayvanlar oldukları için gündüzleri kendilerine kuytu bir ağaç bulup sakince orada dinleniyorlar.

Pek nazik hayvanlar olan tarsierleri ziyaret ederken ilk kural sessizlik. Bir rehber eşliğinde tarsierlerin koruma altında olduğu alana giriyoruz. Yaklaşık yarım saat boyunca 3-4 tarsieri gözlemleme şansımız oluyor. Oldukça sempatik görünüyorlar.

Tarsier ziyaretinden sonra Bohol’un meşhur Çikolata Tepeleri’ni görmek için yola revan oluyoruz. Tepeleri izleyeceğimiz alana varınca çok da önemsemediğim bölgenin sihriyle büyüleniyorum. Karşımda gerçek olamayacak kadar güzel bir doğal alan var. Başka gezegende geçen bir filmin içinde gibiyim. Murat’la inşaat halinde olan ve normalde geçmememiz gereken bir alana geçip, turistik kalabalıktan kurtuluyoruz. Oturacak uygun bir yer bulup manzaraya dalıyoruz. Arada bulutların arasından yüzünü gösteren güneş biraz da bunu izleyin deyip her defasında farklı bir tepeyi aydınlatıyor.

Yorgunluk ve yolun uzunluğunu hesaplayıp dönüşe geçiyoruz. Köyler arasından geçerken gün batıyor. Motorun arkasında dev palmiyelerin yaprakları arasından kurtulabildiği kadarıyla yüzüme çarpan ışık rüzgarla beraber aklıma çeşitli şarkılar düşürüyor. Ben içlerinden aşağıdakini seçiyorum. Yol Mark Knoffler’ın soloları gibi akıp gidiyor.

A video posted by Kerimcan Akduman (@kcakduman) on

Share

You May Also Like

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *