, ,

Cape Town

NEDİR NE DEĞİLDİR

Güney Afrikalılar arasında Anne Şehir olarak kabul edilen Cape Town bir şehir bünyesinde ne kadar çok karşıtlık barındırabilir sorusunun dünyadaki bir kaç cevabından biri olabilir. Zengin-fakir, şehir-doğa, iyi-kötü, siyah-beyaz, doğru-yanlış, sakin-hareketli ve akla gelecek tüm karşıtlıkları saniyeler içinde yaşayabiliyorsunuz bu şehirde.

Öncesinde çeşitli kabilelerin yaşadığı, batıdan doğuya giden her denizcinin bir dönem yolunun mutlaka geçtiği bu liman kentinin modern çağdaki hikayesi aslında Portekizlilerle başlıyor. Ümit Burnunu keşfeden Diaz, Afrikalı rehberler eşliğinde doğuya, baharata giden yolu ararken Cape Town’a ufak bir koloni kuruyor. Ancak kısa bir süre sonra VOC isimli denizcilik şirketiyle Cape Town’a ulaşan Boer denilen Hollandalılar coğrafik önemini anlayıp 1652’de bölgeye yerleşip egemenliği ele geçiriyorlar. Yerel halkı köleleştiremeyen Hollandalılar Hindistan, Malezya, Endonezya, Seylan ve Madagaskar’dan gemilerle köleler getirtip Cape Town’u geliştiriyorlar. Bu dönemde korkunç insan kıyımları yaşanıyor. Hollanda’dan bağımsız bir ülke kuruyorlar. Boer veya diğer adıyla Afrikanerler kendilerini sömürgeci olarak değil bölgenin öz halkı olarak görüyorlar. Hatta bu toprakların onlara Tanrı tarafından verildiğine inanıyorlar.

19. yüzyılda Cape Town Britanya İmparatorluğu’nun himayesine giriyor. Britanyalıların ilk yaptığı icraatlardan biri köleliği yasaklamak oluyor. Boerlerle savaşıp onları ülkenin içlerine sürüyorlar. Ancak yüzlerce yılın etkisinden dolayı Britanya idaresi altında bile Afrikaner kültürü ülkede baskın olarak kalıyor. Ülkede ırkçılığa karşı örgütlü ilk hareketler de 20. yüzyıl başında başlıyor. Güney Afrika’da 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Britanya hakimiyeti olsa da Afrikaner-Britanya gerginliği sürekli devam ediyor. Bu nedenle Afrikanerler savaş boyunca Nazilere destek veriyor. Savaş sonrası hem ekonomik hem de siyasal nedenlerle Britanya bölgedeki etkinliğini azaltıp idareyi Afrikanerlere bırakmak zorunda kalıyor.

İşte Güney Afrika’nın en kara dönemi böyle başlıyor. Britanya egemenliğindeki günlerden intikam alırcasına 1948’de Afrikaner dilince ayrımcılık anlamına gelen Apartheid rejimi anayasal olarak kabul ediliyor. Ülkede tüm siyasal, sosyal, ekonomik alanlar ayrılıyor. Afrikanerler günlük hayatta siyahların kendileriyle aynı okul, hastane, tuvalet hatta sokaktaki bankları kullanmamalarına kadar çeşitli yasaklar getiriyorlar. Bir süre sonra şehir merkezlerinde kalan siyah mahalleleri boşaltılıyor ve bazıları beyazlara tahsis ediliyor. Polis şiddeti, faili meçhul cinayetler, gettolara sıkıştırılmış koca bir ulus, keskin bir ayrımcılıkla yıllar geçiyor.

Apartheid rejimi tüm vahşiliği ile 80lerin sonuna kadar geliyor. Ancak Sovyetlerin zayıflamasıyla batılı devletlerin kendilerine uğraşacak yeni bir düşman arayışı ve artan küresel kamuoyu tepkisi sonucu Güney Afrika devleti üzerine baskılar yoğunlaşıyor. Uzun süren pazarlıklar sonucu Afrika Uluslar Kongresi ANC’nin efsanevi lideri Mandela 27 sene sonunda 1990 yılında hapisten çıkıyor. 1993 yılında Güney Afrika devlet başkanı De Klerk ile beraber Nobel Barış Ödülünü alıyorlar. 1994 yılında yapılan seçimlerde de Güney Afrika Cumhuriyetinin ilk siyah devlet başkanı olarak seçiliyor.

Başkan seçildikten sonra Apartheid rejimini sona erdiriyor, toprak reformu, sağlık ve eğitim hizmetlerinin düzeltilmesi üzerine çalışmalar yapıyor. En önemli icraatlarından biri Doğruluk ve Uzlaşma Komisyonu kurarak siyahlara karşı işlenen suçların aydınlatılması üzerine çalışmalar yaptırması. Bu komisyonun yaptığı tahkikatlar sonucu toplumsal barışı yeniden sağlamaya çalışıyor. Hatta ülkenin çok renkli ve çeşitli toplumsal yapısını betimlemek için Gökkuşağı Ulusu terimini kullanıyor.

Günümüz Güney Afrika’sında apartheid geçmişte kalsa da yolsuzluk, adaletsiz gelir dağılımı, aids, yüksek suç oranı, komşu Afrika ülkelerinden gelen büyük göç gibi büyük sorunlar halen devam ediyor. Üstelik ırksal ayrımcılığın Batı ve Ekvatoral Afrika’daki kabile savaşlarından kaçan siyahlara karşı Güney Afrikalı siyahlar tarafından yaşandığını söylemek gerek. Bu noktada Mandela bile devlet başkanıyken birleşik ve sınırsız Afrika hayaliyle herkese sınırları açtığı için eleştiriliyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Güney Afrika kıtanın en gelişmiş ülkesi. Tarih boyunca önemli bir liman olması, ticari olarak hep hareketli olmasını sağlamış. Öte yandan dünyanın önemli tıp merkezlerinden biri. Mesela ilk kalp nakli 1967’de Cape Town’da yapılıyor. Öte yandan kendi başına nükleer silah üretebilecek kadar da bilimsel açıdan gelişmiş durumda. Neyse ki bu nükleer silah sevdasından kendi kendilerine vazgeçip ürettikleri nükleer başlıkları yok ediyorlar. Bir de dünyaca ünlü madenlere sahipler. Özellikle elmas madenleri tüm dünyanın iştahını kabartıyor. Ancak bu zenginliğin tüm topluma yayılmaması ve ülkedeki bir grup arasında paylaşılması bir çok sorunu doğuruyor.

Cape Town doğayla en iyi entegre olmuş büyük şehirlerden bir tanesi. Şehirde dolaşırken önünüzden bir anda büyük kedi büyüklüğünde sincaplar, rengarenk kanatlı kocaman kuşlar geçebiliyor. Eteklerine kurulduğu Masa Dağı ile uyumlu bir hayat sürüyor şehir sakinleri. Büyük binalar ve modern şehirleşmeye rağmen doğaya çok büyük bir saygı var. Şehrin çok güzel parkları var. Üstelik merkezden doğal bir alana ulaşmak en fazla 15-20 dakikanızı alıyor.

Cape Townlular ne kadar coğrafi olarak uzak görünseler de Akdenizli karakterindeler. Şehrin üzerinde “sıkıntı yok, hallederizci” bir hava var. Belki de bu nedenle ülkenin iş merkezi Johannesburg olarak kabul ediliyor. Cape Townluların çoğu güler yüzlü ve yardımsever insanlar. Öte yandan Cape Town’da hayatın da yavaş işlediğini söylemek gerek. Yoğun bir şehir koşturmacasından çok bir sahil ve sörf kentinin huzuru hatta rahatlığı var. Bir Cape Townlu kendini “Bir yere giderken güzel bir manzara görüp 5 dakika durup onu seyretmeyi, gideceğim yere geç kalmaya tercih ederim.” diye tanımlıyor.

Cape Town’un bulunduğu Western Cape eyaletinde bölgesel bir koalisyon yönetimi mevcut. Bu nedenle her şeyin ülkenin geri kalanına göre daha düzgün olduğu söyleniyor. Devlet başkanı Zuma ise pek sevilmiyor. Ancak alternatifsiz ve siyah olmasını kullanarak iktidarda kaldığı belirtiliyor. Yolsuzluk ve rüşvet Güney Afrika’nın en büyük sorunu.

Şehir gece hayatı konusunda oldukça hareketli. Özellikle şehrin atardamarı olan Long Street’de bir çok eğlenceli pub, bar ve kulüp var. Kafanıza ve zevkinize göre birini seçip içeri dalabilirsiniz. Cape Town toplu taşıma konusunda çok geniş olanaklara sahip değil. Otobüs hatları oldukça yetersiz. Ufak minibüsler veya taksiler ilk kullanılan araçlar. Taksi ücretleri çok yüksek değil ancak binmeden pazarlık etmek gerekiyor. Olabildiğince sarı şapkalı taksileri tercih etmek gerekiyor. Turist kazıklamak oldukça yaygın. Araba kiralamak da sağa sola gitmek için iyi bir yöntem ancak trafiğin tersten aktığını da eklemek gerek. Bu arada Güney Afrika’da trafik ışıklarına robot dendiğini de belirtelim. Yer belirtmek için kullanıldığında kafa karışıklığı yaratmasın.

Şehirle ilgili anlatılan efsaneleri çok da önemsememek lazım; genel olarak güvenli. Elbette belirli kuralları var. Karanlıkta bilmediğiniz, karanlık sokaklara girmemek. Özellikle şehrin kuzeyine doğru Batı Afrikalı göçmenlerin yaşadığı mahalleler oldukça riskli bulunuyor. Şehir merkezinde ufak tefek olaylar harici pek sıkıntı yaşanmıyor. Genelde sokaklar çok rahat. Zaten cezalar oldukça caydırıcı olduğu için Güney Afrikalılar o riski alıp suç işlemiyor pek. Genelde yankesicilik için yapılan numara pantolonun veya ayakkabın çok güzelmiş deyip kurbana yanaşıp ceplerini boşaltmak. Diğer yandan bir şekilde biri tarafından soyulmaya kalkarsanız sakın sabah yürek yemiş gibi karşı koymaya çalışmayın. Afrika’da olduğunuzu ve insanların neleri göze alabileceğini anımsayın. Üzerinizde çok gösterişli şeyler taşımayın.

GEZSEK GÖRSEK

Cape Town çok büyük bir şehir olmasa bile görülecek ve yapacak onlarca şeyi barındırıyor. Şehri dolaşmaya en işlek cadde olan Long Street’den başlayabilirsiniz. Burada kolonyal mimarinin örneklerini bulabilirsiniz. Ardından şehrin en renkli mahallesi olan Bo Kamp’ı dolaşabilirsiniz. Bo Kamp zamanında köle olarak gelen Malay nüfusun yaşadığı mahalle. Eski zamanlarda bölgelerini belirlemek için evlerini farklı renklere boyarlarmış. Bu geleneği hala sürdürüyorlar.

Güney Afrika dünyanın en büyük altın rezervlerine sahip. Doğal olarak tarih boyunca altın peşindekilerin radarından çıkmamış. Bo Kamp sonrası ülkenin ve hatta Afrika’nın altın kültürüyle ilgili ufak ama bilgilendirici bir müze olan Altın Müzesini gezebilirsiniz.

Long Street’e çok yakın bir bölgede yer alan Company’s Garden ise Avrupalı ilk yerleşimciler tarafından oluşturulmuş şahane bir botanik bahçesi. Şehirde adeta bir vaha gibi karşınıza çıkan parkın içinde Ulusal Müze ve Afrika Müzesi de bulunuyor. Yine yakınlarda bulunan ve eskiden köle ticareti için kullanılan Green Market Square’de kurulan pazarı ziyaret ederek Afrika’nın çeşitli yerlerinden gelmiş kıyafetler, objeler, heykeller ve maskeleri inceleyebilirsiniz. Pazarın bir kısmının bit pazarı olarak da kullanıldığını belirtmek gerek.

Cape Town şehir merkezinde Apartheid rejiminin izlerini sürmek ve etkilerini görmek içinse District 6 Müzesi en doğru adres. Apartheid rejimi sonrası boşaltılan ve hayalete dönen bir semt olan District 6’in hikayesinin anlatıldığı müzede gördükleriniz ve okuduklarınız insanlığınızı sorgulamanız neden oluyor. Kültürel zenginliğin sadece deri rengine bağlı hırslarla mahvedilmesi insanın içini acıtıyor. Ardındansa Cape Town Kalesini ziyaret edebilirsiniz. Ancak bu alandan alışkın olunan bir kale görkemini beklemek pek doğru değil. Askeri kışla tadındaki kalenin içerisindeki müze ülke tarihini ve kültürünü güzel özetliyor.

Cape Town görkemli Masa Dağı’nın altına kurulmuş durumda. Jeolojik olarak üzerinin masa gibi dümdüz olması ve yine bıçakla kesilmiş gibi sonlanması nedeniyle bu adı alan dağ çok görkemli. Öte yandan hava şartlarına göre bazı günler üzerinden bulutlar aşağı dökülür gibi hareket ediyor. Bu bulutlara da Cape Townlular masa örtüsü diyorlar. Atlantik’in taşıdığı soğuk hava burada buluta dönüşüp şehrin üzerinde ısınıp bu görüntüye neden oluyormuş. Bulutlu günlerde dağa çıkışa ziyaretçiler kaybolmasın diye izin verilmiyor. Bu nedenle dağa çıkmak için hava durumunu günlük kontrol etmeniz gerek. Öte yandan uzun teleferik kuyruklarını da hesaplayıp çıkışınızı gün batımına denk getirirseniz şahane manzaralar izleyeceksiniz. Şanslıysanız wingsuitleriyle atlayış yapanlara da denk gelebilirsiniz. Başka bir gün batımı izleme noktası ise Lion’s Head. Manzara yapılan tüm yürüyüşün hakkını veriyor.

Şehrin en turistik yeri ise liman bölgesi olan Waterfront. Burada dev bir alışveriş merkezi ve bir çok turistik atraksiyon mevcut. Öte yandan dev bir akvaryum da yer alıyor. Her gün belirli saatlerde en büyük tanktaki köpekbalıklarının beslenmelerini izleyebilirsiniz. Akvaryum aynı zamanda bir araştırma merkezi. Kurulan çeşitli standlarda mikroskobik deniz canlılarını incelemek veya büyük beyaz köpekbalıklarının bilime katkılarını öğrenmek mümkün. Waterfront’tan Mandela’nın hapis yattığı ve artık müzeye dönüştürülmüş Robben Adası’na da tekneler kalkıyor.

Cape Town doğayla iç içe yaşamasının dışında beslenme kaynaklarını da hala olabildiğince doğal ve yerel ürünlerden sağlamaya çalışıyor. Süpermarketlerde bile bu ürünlerin satılmasına özen gösteriliyor. Yerel üreticilerin tarımsal ve hayvansal ürünlerini satabilmeleri için Cumartesi günleri 9 ile 14 saatleri arası Old Biscuit Mill’de bir pazar kuruluyor. Neighbourgoods Market her türlü ürünün satıldığı aynı zamanda orada tüketebileceğiniz şekilde hazırlandığı bir pazar. Sadece Cape Town’da değil Jo’Burg’da da kuruluyor. Pazara gitmeden önce mutlaka yapmanız gereken şey aç olmak, çünkü gözünüzü döndürecek kadar güzel ve çeşitlilikte ürün mevcut.

Cape Town bir deniz şehri olsa bile alt tarafının Antarktika olması ve Atlantik’in taşıdığı soğuk su akıntıları nedeniyle her yerinde kolayca denize girilebilen bir şehir değil. Genelde halkın en çok tercih ettiği plajlar Cliffton’da yer alıyor. Burada yer alan 4 adet plaj farklı zevkler için kullanılıyor. Farklı kelimesini açmak gerekirse 1. ve 2. plajlar piyasa yapmak için daha cazipken, 4. plajda aileler bulunuyor. 3. plaj ise daha çok gayler tarafından tercih ediliyor. Bununla beraber Sandy Bay ve Camps Bay başka yüzülebilir plajlar. Öte yandan Camps Bay şehirde zenginlerin yaşadığı ve en şık barların bulunduğu alan. Burada Güney Afrikalı, zenginlerin, modellerin veya sinema yıldızlarının okyanus manzaralı evlerini görebilirsiniz. Yine öte yandan plajın ortasında bulunan kayalardan sörf yapanları, sahilde dolaşanları ve muazzam bir gün batımı izleyebilirsiniz. Yanınıza keyif yaparken içecek bir şeyler almayı unutmayın. Bir diğer gün batımı noktası ise Lion’s Head tepesi. Ancak buraya gün batımı için tırmanacaksanız mutlaka yanınızda rüzgara karşı ince de olsa bir kıyafet ve içecek almayı unutmayın. 1 saatlik kısmi trekking kısmı kaya tırmanışının ödülünü insanı soluksuz bırakan bir gün batımı ve Masa Dağı manzarasıyla alacaksınız. 

Cape Town’a gelmek aslında dünyanın uç noktalarından birine çok yakınlaşmak demek. Dünya keşif tarihinin en önemli anlarından birinin yaşandığı ve Ümit Burnu’nun olduğu yere gitmek için çeşitli günlük turları kullanabilir veya araba kiralayabilirsiniz. Araba kiralamak iyi bir tercih çünkü akıl uçuran manzaralarla karşılaşacağınız bu rotada sürekli durmak isteyebilirsiniz. Ümit Burnuna gitmek için istikametinizi Cape Town’dan Chapman’s Peak’e çevireceksiniz. Haut Bay ve Noordhoek Plajının muhteşem manzaralarını gördükten sonra Ümit Burnu’nun olduğu koruma alanına giriyorsunuz. Belirli noktalarda babunlara karşı uyarı tabelalarını göreceksiniz. Bu vahşi maymun türünü gördüğünüz anda arabanızı kesinlikle kitleyip, camlarınızı kapatıp, hiç bir şekilde arabadan çıkmamanız gerekiyor. Unutmayın ki belgesellerin anavatanı Afrika’dasınız.

Ümit Burnu’nun olduğu bölgeye girerken ufak bir nizamiyeden geçiyorsunuz. Ardından önce Ümit Burnuna ardındansa Hint Okyanusu ile Atlantik’in birleştiğine inanılan Cape Point’i ziyaret ediyorsunuz. İlk adı Fırtınalar Burnu olan lokasyonun adını Portekiz Kralı, Asya’ya keşiflere gidecek olan denizcilere ümit vermesi açısından Ümit Burnu olarak değiştirmiş. Ümit Burnu ziyaretinden sonraysa istikametinizi Boulder’s Plajına çevirip plajda yaşayan penguenleri ziyaret edebilirsiniz. Penguenlere çok yanaşmamakta fayda var. Çizgi filmlerde görüldükleri gibi çok uysal hayvanlar değiller.

Güney Afrika dünyanın en önemli sörf noktalarından bir tanesi. Cape Town da bu sporun başkentlerinden biri. Camps Bay, Big Bay gibi bir çok sörf noktası olsa da yeni başlayacaklar için en doğru yer Muizenberg. Dalgalar acemiler için daha uygun. Üstelik hem malzeme kiralanabilecek hem de ders alınabilecek bir çok sörf dükkanı mevcut. Bunlar içinden Lifestyle oldukça büyük ve eğitmenleri baya eğlenceli. Cape Town’un tahta kullanılan sporlarla ilişkisi sadece suda değil. Kent yakınında oluşmuş olan kumulları ziyaret edip kum boardu yapabilirsiniz. Muizenberg yakınlarındaki Kalk Bay ise sakinliği ile kafa dinlenebilecek bir balıkçı kasabası. 

Şehirde 1,5 milyon kadar gecekondu sakini var. Havalanından şehir merkezine gelene kadar Güney Afrikalıların Township dediği gettoları görüyorsunuz. Devlet apartheid rejiminin bir sonucu olan bu mahallerin düzeltilmesi için son dönemde çalışmalar başlatıp toplu konutlar inşa etse de bu sorunu ortadan kaldırmak kısa vadede mümkün görünmüyor.

Bu mahallelerdeki hayat şartlarını merak ediyorsanız tek başınıza buralara gitmeniz pek önerilmiyor. Dilerseniz bu mahallelerden en yüksek refah seviyesine sahip ve içerisinde bir de apartheid müzesi bulunan Langa’yı turla ziyaret edebilirsiniz. Tabi insanların teneke mahallelerde yaşadığı şartları görmeye dayanabilecekseniz. Gezinin sonunda mahalle pubında içeceğiniz mısır birası da unutulmaz bir tecrübe oluyor. Unutmadan bardak yok, ortadaki kovadan içiyorsunuz hep beraber birayı.

Cape Town’un şehir merkezinden kaçmak isterseniz dev Kirstenbosch Botanik Parkı şahane bir adres olacaktır. Denk gelirseniz yaz akşamları parkta çeşitli konserler de düzenlenmekte. Öte yandan Cape Town’un bulunduğu Western Cape bölgesi dünyanın en önemli şarap merkezlerinden biri. Özel coğrafi yapısından dolayı Akdeniz ikliminin görüldüğü Stellenbosch merkezli bu üretim bölgesi yüzlerce küçük-büyük şarap çiftliğine ev sahipliği yapıyor. Paarl- Stellenbosch- Franschhoek üçgeninde yer alan çiftliklerden Villiera, Tokara ve Solms Delta ziyaret edebildiklerim. Favorim ise Tokara oldu.

Hazır Afrika’nın en ucuna kadar gelmişken safari yapmamak hata olur. Elbette Güney Afrika’nın en önemli safari ve doğal yaşa alanı Kruger Milli Parkı. Ancak ülkenin diğer tarafında olduğu için ulaşım hem çok maliyetli hem de vakit ayırmak gerekiyor. Bu nedenle Cape Town civarındaki özel safari parklarını ziyaret edebilirsiniz. Ben Inverdoorn’da safariye katıldım. Açıkçası milli park gibi bir ortam olmasa da açık arazide yakın mesafeden gergedan, aslan, çita, zürafa gibi hayvanları görme şansını yakalamak güzel bir his.

Cape Town civarındaki Gansbaai ise dünyanın en önemli büyük beyaz köpek balığı göç yolları üzerinde bulunan bir nokta. Bu nedenle de en popüler kafes dalışı merkezlerinden. Dilerseniz bir gün ayırıp beslenme piramidinin en tepesinde bulunan bu muazzam yaratıkları yakından doğal ortamlarında izleyebilirsiniz. Devletin sert yasalarla koruma altına aldığı büyük beyazları izlemek için katılacağınız turların hepsi sıkça denetlenmekte.

YESEK İÇSEK

Cape Town sahip olduğu kültürel zenginliği çevresindeki doğal kaynaklarla çok iyi harmanlayarak geniş bir mutfak dünyası oluşturmuş. Şehirde bir çok iyi kalitede lokanta bulunuyor. Bölgede yetişen ürün çeşitliliğini görmek için mutlaka bir Cumartesi günü Neighbourgoods Market’e gitmek gerekiyor.

Hem gözü hem de mideyi fazlasıyla doyurmak için turistik de olsa Waterfront’daki Ocean Basket bir alternatif. Porsiyonlarında sepet dolduracak kadar deniz mahsülü bulunuyor. Ancak taze ve yerel deniz ürünü deneyimi için Kalk Bay’deki Olympia Cafe’nin mükemmel şarap soslu midyelerinden yemeniz gerekiyor. Long Street’de bulunan Royal Eatry ise iyi bir burgerci. Özellikle blue cheese burgerleri pek leziz. Ayrıca burgerlerin yanında butik birahanelerin ürettiği biraları servis ediyorlar. Ancak şehirdeki en iyi burgeri yemek için doğru adres Clarke’s. Tek çeşit burger yapan Clarke’s’ın menüsü oldukça lezzetli yemeklerden oluşuyor.

Yine Long Street üzerindeki Mama Africa ise geleneksel Afrika tatlarını bulabileceğiniz bir adres. Akşamları şahane bir otam ve canlı Afrika müziği olduğu için yer bulmak oldukça zor. Ancak denemeye değer. Burada bulunan karışık ızgara tabağından sipariş ederek aynı anda timsah, devekuşu, kudu ve springbok denilen 2 antilop türünün tatlarına bakabilirsiniz. Dilerseniz başka Güney Afrika lezzetlerini deneyebilirsiniz.

Şehirde kahvaltı içinse bir çok adres var ancak bunlardan önce çıkanlardan Bread, Milk & Honey. Sıcak servis ettikleri kahvaltıları ve Afrika’nın çeşitli yerlerinde gelen çay ve kahveleri muazzam. Üstelik şahane tatlılar da yapıyorlar. Bununla birlikte dükkanda öğlen, yemek servisi de var. Aşırı sempatik çalışanlarıyla Bread, Milk & Honey şahane bir nokta. Yine Kloof Street üzerindeki Yours Truly de lezzetli sandviçleri ve lezzetli kahvesiyle iyi bir kahvaltı adresi.

YATSAK UYUSAK

Cape Town konaklama için bol miktarda ve her bütçeye uygun alternatiflere sahip. Benim kaldığım Long Street Bacpackers Hostel oldukça keyifli bir hippi hosteliydi. Çalışanların yardımsever oluşu ve ortamı şahaneydi. Long Street’e bakan balkonundan geleni geçeni izlemek de ayrı bir avantajı.

İZLESEK ÖĞRENSEK

Blood Diamond

Invictus

Stander

Cry Freedom

Tsotsi

District 9

Cape Town Top5 List

1- Kafes Dalışı

2- Long Street

3- Sörf kültürü

4- Neighbourgoods Market + Bread, Milk & Honey

5- Cape Point

Share

You May Also Like

11 comments on “Cape Town

  1. Öznur
    10/2015 at 15:53

    Merhaba, Aralık ayında Cape Town’a gideceğiz, yaklaşık 2 hafta ayırdık. Fakat dönüş uçağımız Johannesburg’tan. Cape Town yazınız benim için rehber niteliğinde olmuş 🙂 Johannesburg’a gittiniz mi?

    Sevgiler

    • I can travel
      10/2015 at 16:01

      Yok gitmedim maalesef. Açıkçası en fazla 1-2 günlük bir yer olduğunu biliyorum.

  2. Mustafa
    10/2015 at 16:27

    Görseller mükemmel olmuş.

  3. Loplopculer
    10/2015 at 19:55

    Eline sağlık, güzel bir yazı olmuş. Kısmetse Ocak ayında arabayla 1 hafta Cape Town ve civarını gezeceğiz. Köpekbalığı dalışı içimde kaldı, zira 2 bebeyle biraz zor gideriz! Bizi anca Cliffton beach, Sandy beach paklar 🙂

  4. Adım Adım Seyahat
    01/2016 at 17:18

    Uzun fakat harika bir yazı olmuş. Fotoğraflar ise harika. Cape Town için küçük Amerika diyorlar, ne kadar doğruluk payı var bilemiyorum.
    Görmeyi istediğim yerlerden birisi. Özellikle o sıcak yerdeki penguenleri çok merak ediyorum.

    • I can travel
      01/2016 at 21:25

      duruma göre değişir. bazı yerler evet ama afrika zaten kendince fantastik bir yer : )

  5. Yolculuğunu adım adım takip ediyoruz. Teşekkürler paylaşım için.

  6. Nilay Kahyaoğlu
    02/2016 at 19:16

    Notlarımı aldım:) Güzel bir yazı olmuş:)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *