,

Coffee Bay’de Deniz Anasına Çarpılmak – 21. Gün

Sabah 6:30’dan beri yoldayım. Daracık bir otobüs koltuğunda hostellerde tanıştığım neredeyse herkesin ortaklaşa övdüğü ve mutlaka git dediği Coffee Bay’e doğru gidiyorum. Akşamüstü kalacağım hostelin beni servisiyle alacağı Mtatha’ya varıyorum. Hemen servise atlayıp yola koyuluyoruz. Ancak sis ve yağmur, sürekli yola atlayan inek, keçi gibi hayvanlarla birleşince bir buçuk saatlik yol iki buçuk saate çıkıyor.

Saat 19 sularında hostele varıyorum. Hostelim ufak bir koyun yamacına kurulmuş bir köyü andırıyor. Ufak ve yuvarlak köy evleri, ortalarında bambu ve ağaçlarla kaplanmış ortak bir alan. Yeşillikler içindeyiz. Raggee çalıyor. Teoman’ın Rapsodi İstanbul klibindeki barın kopyası bir barları var. İçeride siyahiler uyduruk ve yıpranmış masada bilardo oynayıp, bira içiyorlar.

Kendimi The Beach filmindeki gibi bir ortamda hissediyorum. Çevremde çok farklı üsluptan, bin bir millet insan, hiçliğin ortasında, yeşillikler içinde okyanus kıyısında bir hostel ve ifade edilmesi zor, sınırsız bir özgürlük hissi. Hep beraber akşam yemeği yedikten sonra biraları alıp sosyalleşmeye başlıyoruz. Her insan grubundan başka hikayeler çıkıyor. Ancak ortak nokta hepimizin yolda ya bir şeylerden kaçtığı ya da bir şeyler aradığı.

11 saatlik yola değer mi diye düşünürken içine düştüğüm şahane ortama bakıyorum ve mutlu oluyorum. Birkaç bira sonrası vücudumu ele geçiren yorgunluğa dayanamayıp, kulübeme giden yoldaki ufak dereyi taşlar üzerinden aşıp yatağıma ulaşıyorum. Onlarca çeşit böceğin sesi ve okyanusun kayalara vuran dalgaları ninniye dönüşüyor, kendimi uykunun kollarına teslim ediyorum.

Ertesi sabah erkenden müthiş bir enerjiyle kalkıyorum. Kahvaltı sonrası yakındaki 800 kişilik ufak Rhini köyünü dolaşmaya niyetleniyorum. Hostelde çalışan bir çocuk ve otobüsten tanıştığım bir kaç kişi daha bana ekleniyor. Köy yamaca kurulmuş dağınık bir yerleşime sahip. Evler arasındaki mesafeler oldukça uzak. Tuvalet dışarıda. Evler silindir şeklinde inşa edilmiş ve içinde tek oda var. Birkaç evin ortak kullandığı bir mutfak bulunuyor. Kullanılan kiremitler topraktan, çatılar ise sazlardan yapılıyor.

Köyde tüm hayvanlar serbestçe geziyor. İnek, keçi, koyun, ördek, at, köpek veya domuzlar için özel bir ağıl veya kümes yok. Zaten yer çim olduğu için sürekli yer durumdalar. Köye yakın bir yerde bir barakaya giriyoruz. İçeride battaniyeye sarınmış ve tüm vücutlarını beyaza boyamış 3-4 genç yatıyor. Başka hiçbir şey yok tenekeden barakada. Şifahaneymiş. Köyün şifacısı hasta olanları burada tedavi edip, iyileştiklerinde evlerine yolluyormuş. Şifacılar, modern tıp kadar başvurulan bir yöntemmiş.

Ardından ufak bir trekkinge başlıyoruz. Tepeler tırmanıp, iniyoruz. Bir nehre geliyoruz. Burada oluşmuş ufak bir gölet var. Burası için kutsal havuz deniyor. Yüzmek kesinlikle yasak. Sadece köyün ve bölgenin şifacıları bu havuzu kullanıp, burada çeşitli törenler yapıyorlarmış. Öte yandan insanlar para ve eşyalarını adak amacıyla buraya bırakıp hatta hayvan kurban edip, havuza atıyorlarmış.

Ardından sık bir ormanlığın içinden köye geri dönmeye başlıyoruz. Ben hostelde çalışan elemana ormanda hiç vahşi hayvan olup olmadığı soruyorum. “Pek yok diyor, maymunlar var bir de Mambalar mevcut ama kimseye saldırmadı bugüne kadar.” diyor. “Üzerine basmazsan bir şey yapmaz” Mamba için “Gördüğüne uzaklaşmasını bekle yeter” diye de ekliyor. Bense içimden “zaten mamba görsem taş keser, orada ruhumu teslim ederim herhalde” diye geçirip, istifimi bozmadan yola devam ediyorum.

Sık orman, rutubet, sıcak ve inip çıkmalı 3 saatlik bir yürüyüş sonrası köyde bir yere çöküyoruz. Bu esnada çevremizi çocuklar sarıyor. Hepsi yalın ayak, başı kabak durumdalar. Üstlerinde delik deşik kıyafetler, sümükleri akarak çevremizde bağırarak koşuşturuyorlar. Şartları mutluluklarına engel değil. Nedense grupta ilk bana geliyorlar. Önce bacaklarımdaki kılları, sonra sakallarımı inceliyorlar. Biri kulağımdaki küpelere bakıyor. Saçlarımı karıştırıyorlar. Adeta çocuklar tarafından kutsanıyormuş gibi hissediyorum. O kadar güzel bir enerji yaymaya başlıyorlar ki kahkaha atmaya başlıyorum ben de onlarla. Dakikalarca beraber sebepsiz gülüyoruz. Anlaşmak çok kolay çünkü gülmek her dilde aynı anlama geliyor.

Ardından gruptakilerin güneş gözlüklerini alıp takıyorlar. Kafalarından büyük güneş gözlükleriyle komik komik pozlar veriyorlar. Telefonumla biraz fotoğraf çektikten sonra içlerinden birine köyünü çekmesi için telefonu veriyorum. Dayanamayıp selfie çekiyor. Güneşin çevresinde hızla ve yörüngesiz dönen gezegenler gibi çevremizde koşuşturup ya fotoğraf çekiyorlar ya kahkaha atıyorlar.

Yemek yemek için oradan ayrılırken bile yüzleri hafif bir hüzünle gülüyor. Hepsiyle sarılışıp yola devam ediyoruz. Bir evde mısır unu, kıymalı domatesli bir sos ile yapılan bir yemeğe lahana kavurmasına benzer bir şey eşlik ediyor. Günlerdir beyazlarla dolu kısmen turistik yerlerde dolaştıktan sonra Afrika’nın gerçek sahiplerinin hayatına kenarından köşesinden de olsa girebilmek iyi geliyor. Köyün pubına gidip günlük süt kutularında satılan ev yapımı biradan içiyoruz. Bardak yok, hafif acımsı tatlı birayı kutudan sırayla içiliyor.

Hostele dönüyorum. Çocuklardan gelen enerji o kadar yüksek ki hemen bir şeyler yapmak istiyorum ve kendimi okyanusun sularına atmaya karar veriyorum. Yakındaki ufak plaja yürüyorum.  Havlumu bırakıp koca dalgalara dalıyorum. Bir süre suda vakit geçirdikten sonra çıkıp sahilde gün batımını izlemeye niyetlenirken sağ kolumda bir yanma ve sinek ısırığı gibi bir acı hissediyorum. Bakınca koluma sarılmış masmavi renkte kabarık bir deniz anasıyla karşılaşıyorum. Hemen kolumdan söküp atıyorum. Ancak yanma devam ediyor. Bir süre sonra sağ kolum uyuşmaya, kol altımdaki lenf bezleri yanmaya başlıyor. Vücut toksinle mücadele ederken, hızla resepsiyona yürüyorum. Moralim çok bozuk, Afrika’nın bir köyünde bilmediğim bir hayvan tarafından zehirlenmek çok da hoş bir his değil.

Resepsiyona varır varmaz derdimi anlatıyorum. 2 adet hap verip, 1-2 saate iyi olacağımı söylüyorlar. Hapları aldıktan sonra sakinleşmek için ortak alana gidip oturuyorum. Kolumdaki uyuşukluk biraz daha geçmiş olsa da ağrı devam ediyor. Ben köpekbalıklarını beklerken hoca çalışmadığım yerden soruyor. O esnada otobüste hostele beraber gelip, yolda bir süre sohbet ettiğim Rosa ve Marron ile karşılaşıyorum. Biraz kolumun durumdan bahsettikten sonra kendi planlarını anlatıyorlar. Kuzeye çıkıp, Lesotho’ya gitmeye ardından da oradaki dağları 2 gün atla dolaşmaya niyetlendiklerini anlatıyorlar. Lesotho planını duyar duymaz yapacakları bu yolculuğun gereksinimlerini soruyorum ve Durban’a gitmektense onlara katılmaya karar veriyorum. At sırtında dağlarda geçirilecek 2 gün bir anda şehir hayatından daha çekici geliyor. Lesotho seyahatimi mesafe ve ekonomik nedenlerden dolayı iptal etmişken, fırsat ayağıma geliyor. Telefon edip yapacakları turun 3 kişi olursa %30 indirimli olacağını öğreniyoruz. 

Ertesi sabah kalkıp çantamı hazırlıyorum. Önce servis, sonra da otobüsle kuzeyde Kokstad’a geliyoruz. Yolda bize Eran da katılıyor. Oradan da kalacağımız hostel bizi bir taksi yollayıp alıyor. Çantaları zor sığdırıyoruz. 2 saat boyunca yirmi dakikada bir belki araba geçen bir yollardan, muazzam bir güneş batımı eşliğinde ilerleyip akşam vakti uKhahlamba Drakensberg Milli Parkı yakınlarındaki hostele varıyoruz.

Şu anda o hostelin bahçesinde dağlara bakıyorum ve denizanası çarpılmasından dağlarda at sürmesine giden 20 dakikayı düşünüyorum. Belki de yolda kötü diye bir şey yok ve her şey bir nedenden dolayı oluyor. Belki de o denizanası beni Lesotho dağlarına taşımak için çarpmıştır kim bilir?

Share

You May Also Like

One comment

  1. dns domain name server
    12/2015 at 11:19

    Mamba’nın ne olduğunu sayende öğrendim 🙂 Bu arada geçmiş olsun.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *