Duvar

2006’nın güneşli bir Eylül günü, 1 gün takılır kaçarım diye geldiğim Berlin‘de 3. günümü geçiriyorum. O sabah Berlin Duvarı’nın şehirde kalan en uzun ve en turistik kısmı olan East Side Gallery’yi görmeye niyetlenip yola koyuluyorum. Hatta vardığımda şansıma etrafta az insan olduğunu görüp, rahat rahat dolanacağım için seviniyorum. Tam duvarın kenarından yürümeye başlayıp grafitileri ağzım 5 karış açık seyretmeye başlayacakken Uzak Doğulu kızın biri yanaşıp fotoğrafını çekip çekemeyeceğimi soruyor. Kibarlıktan evet diyorum ama bir yandan da içimden “nereden çıktı bu kız” söyleniyorum. Ben onu çektikten sonra, o da beni çekiyor. Birbirimizi karşılıklı hatıra fotoğrafı edinmek için kullandıktan sonra teşekkür edip önümüzdeki maçlara bakmak için yollarımıza gidiyoruz.

Demek isterdim ancak vedalaştıktan birkaç saniye sonra aynı istikamette yürümeye başladığımızı farkedip, muhabbete başlıyoruz. Doohee, Seul’de yaşadığını söylüyor. Ben Kore’yi sordukça o Türkiye’yi soruyor. Laf lafı açıyor ve biz yürüyoruz. Şehirde neredeyse bir saat yürüdükten sonra dinlenmek için bir kafeye girip oturuyoruz. Ben akşam treniyle Münih’e Oktoberfest’e katılmaya gideceğimi anlatıyorum. O ise 1-2 güne Paris’e geçeceğini oradan da Fransa’nın güneyine inip eve döneceğinden bahsediyor. Kahveleri içip dinlendikten sonra Alexenderplatz’a gidiyoruz. Berlin’in meşhur otobüs hattı 100’e binip ucuz bir şehir turu atacağını söylüyor. Benimse her zamanki gibi yetişmem gereken bir yerler var ve yollarımız bu sefer gerçekten ayrılıyor. Ayrılmadan muhabbet için birbirimize teşekkür ederken Doohee bir fotoğrafımı çekiyor ve otobüse biniyor.

O gece trenle Münih’e gidiyorum. Sabah Münih’i biraz gezip, Oktoberfest’te eğlenceli bir gün geçirdikten sonra yine gece treniyle Prag’a geçiyorum. Prag’da 2 gün kalıp, şehre ısınamayıp, tüymeye karar veriyorum. Bu esnada Prag’a karşı benimle aynı hisleri besleyen Daniel ile tanışıyorum. En hızlı şekilde Viyana’ya gidiyoruz. Oradan Salzburg yapıp, sonrasında Münih’te Oktoberfest’in son gününü yakalıyoruz. Akşam trene binip, birkaç gün geçirmek ve ardından eve dönmek üzere Berlin’e gidiyorum. Trende gerçekten dandik olan fotoğraf makinem çalınıyor. Üstelik bunu Berlin’e varışımın ertesi gün farkediyorum. Farkettiğim asıl önemli olan şey ise 6 hafta boyunca çektiğim 2000 civarı fotoğrafın makineyle birlikte ellere yar olduğu. Kendime söve söve dolaşmaya çıkıyorum. Tüm gün o sinirle şehri yürüyerek arşınlıyorum. Akşam hostele dönerken sakinleşmek için 1-2 bira alıyorum ve tam hostele girerken kapıda Doohee ile karşılaşıyorum.

Birbirimizi gördüğümüzde ikimizinde ağzı açık kalıyor. O tarihlerde Avrupa’nın farklı şehirlerinde olması gereken iki kişinin tekrar Berlin’de üstelik aynı hostelde hatta kapıda tesadüfen karşılaşması sonucu geçirdiğimiz şoku kısa sürede atlatıp birbirimizi soru yağmuruna tutmaya başlıyoruz. Ne yaptın, ne ettin kısmı sonrasında kendimizi sokağa atıyoruz. Paris’in kendisine samimi gelmediğini ve Berlin’e bir kaç gün önce geri döndüğünü, ertesi gün de İspanya’ya gideceğini anlatıyor. Ben de Berlin sonrası maceralarımı ve fotoğraf makinemin çalınışını anlatıyorum. Ardından karşılaşmamızın ihtimalini hesaplamaya çalışıp oldukça gülüyoruz. Günün yorgunluğu içilen biralarla birleşince hostele dönüyoruz. İlk tanıştığımızda unutuğumuz birşeyi yapıp birbirimize iletişim bilgilerimizi veriyoruz. İyi ki de veriyoruz çünkü aylar sonra Berlin’deki o seyahate ait tek fotoğrafımı bana Doohee gönderiyor. Tanıştığımız gün otobüse binmeden çekmiş olduğu fotoğrafı…

Share

You May Also Like

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *