,

Et Sote – 112. Gün

Bali’de karaciğerin fazla mesaiyle çalıştığı, bol İstanbul dedikodusu yapılan, gürültümüzden veya çok dolaşmamızdan dolayı bizi yarı yolda bırakıp kaçan şoförlerle geçen 3 gün sonunda Bahar, Barkın, Hazal ve Duygu beni havaalanına atıyorlar. İçimde şahane günler geçirdiğim Endonezya’dan ayrılmanın hafif üzüntüsü var. Ancak biten vizem beni buna mecbur bırakıyor.

Denpasar Havaalanı’nın Hindu ve kaotik ortamında check-in işlemlerimi bitirip, Singapur üzerinden beni Manila’ya ulaştıracak uçağa geçiyorum. Son günlerde önemsemediğim burun akıntım azmış durumda. Kendimi güçsüz hissediyorum. Yeni ülke, yeni şehir düzelirim elbet diyerek biniş kapısına ilerliyorum.

Uçak kalkar kalkmaz alnıma biri bıçak saplıyor sanki. Hayatımda yaşadığım en kuvvetli baş ağrısıyla tanışıyorum. Üstelik kısa bir süre sonra kulaklarım da tıkanıyor. Uyumaya çalışıyorum ancak her bir seans on dakikadan fazla süremiyor. 2,5 saatlik yolculuk sonunda ise baş ağrım zirve yapıp neredeyse bayıltacak kıvama geliyor.

Singapur Havaalanına iner inmez elimi alnıma götürüyorum ve ateşimin çıktığını anlıyorum. O halde bitmek bilmez gibi gelen koridorlardan geçip bir şekilde reviri buluyorum. Durumu anlatıp, sadece teki kısmen duyan kulağımla doktorla iletişim kurmaya çalışıyorum. Ateşimi ölçüyor ve 38,5 derece müjdesini veriyor. Alanda 24 saat açık bir eczane olduğunu ve oradan almam gereken ilaçları öğrenip revirden ayrılıyorum. Hemen yakındaki eczaneye gidip doktorun söylediği ilaçları alıp bir kafeye oturuyorum.

Ateş, baş ağrısı, kulak tıkanıklığı ve halsizlik tüm enerjimi emiyor. Üstelik 6 saat alanda beklemem lazım. Bir şey yemeğe bile dermanım yok ancak ilaçları içebilmek için ağzıma bir şeyler atıyorum. Yaklaşık 1 saat sonra ateşim biraz daha kontrol altına giriyor ve kendimi daha iyi hissediyorum. Bir anda şeytan dürtüyor ve benim ne işim var Manila’da diye kendime soruyorum. Normalde pek bir şeyin olmadığı şehirde hasta hasta vakit geçirmek anlamsızlaşıyor ve haritada Cebu şehrini görüp, yazı-tura atarak Manila’dan Cebu’ya bilet alma kararını alıyorum.

Akrep ve yelkovana göre 6 ancak bana göre çok daha uzun süren ve uykusuz bir gecenin ardından Manila uçağına atlıyorum. Kulaklarımın tıkalı olmasından dolayı oldukça endişeliyim. Ancak bir sorun olmadan Manila’ya varıyorum. Ardından terminal değiştirip Cebu uçağını yakalıyorum. Hasta halde, neredeyse 16 saat süren bir yolculuk sonucu vardığım Cebu’da hostele girer girmez aklımda olan tek şey yatağıma uzanmak. En ufak yatakhaneyi seçip, kendimi yatağa atıyorum.

Hayatımda uyuduğum en güzel uykulardan birinin ardından akşam karnımın acıktım mesajıyla uyanıyorum. Resepsiyondakilerden hemen yanda ev yemekleri yapan bir lokanta olduğunu öğrenip, mekana çöküyorum. Yemeklere göz atarken bir anda onu görüyorum. Karşımda bir tencere et sote var. Bildiğimiz şekilde pişirilmiş baya gerçek et sote. Aylar sonunda Güneydoğu Asya’nın vasat ve yetersiz yemeklerinden sonra gördüğüm manzara zihnimde şenlikler düzenletiyor. Hemen koca bir tabak pilav üzeri et sote ısmarlayıp ışık hızında yiyorum ve hostele dönüp bitkin vücudumu dinlenmeye bırakıyorum.

Ertesi öğlen normale dönen ateş, giderek açılan kulaklar ve azalan burun akıntısıyla uyanıyorum. Başladığım antibiyotik etkisini gösteriyor. Kahvaltılık bir şeyler ayarlayıp yatağa dönüyorum. Döndüğümde odanın boşalmış olduğunu fark ediyorum. 6 kişilik odada benim dışımdaki herkes gitmiş durumda. Bir şeyler okuyup, tekrar uyuyorum. Kalktığımda odada sakallı, esmer bir eleman dolanıyor. Daha çantasını bile açmamış. Selamlaşıyoruz. Klasik hemşerim memleket nere sorusunu soruyor. İstanbul cevabını alır almaz bir kaç saniye durup Türkçe “Türk müsün sen? deyip gülmeye başlıyor. İşte Murat’la böyle tanışıyoruz.

Hasta olduğumu öğrenince yeniden gülmeye başlıyor ve doktor olduğunu söylüyor. Ardından şikayetlerimi dinleyip, hastalığın seyrini öğrenip ilaçlarımı inceliyor. İkimiz de Filipinler’de bir şehirde, bir hostel odasında, hasta bir Türk’ün doktor bir Türk’le tanışma ihtimalini düşünüp kahkahalara boğuluyoruz. Konuşmaya başladıkça nasıl bir tesadüfler silsilesi içerisinde birbirimizi bulduğumuzu anlıyoruz. Benim hasta oluşum, yazı tura ile bilet alışım, 10 yerine 6 kişilik odayı seçişim Murat’ın 30 saatlik bir feribot yolculuğu yerine uçak seçmesi, başka bir hostele gidecekken bu hostele gelmesiyle birleşiyor. Sohbet muhabbet akşam oluyor.

Murat 3 aydır 360’a çok benzeyen bir rota üzerinden Güneydoğu Asya’yı dolaşmış. Tayland, Malezya, Endonezya üzerine Filipinler’e kapağı atmış. 3 ayın sonunda yemekle ilgili benzer şikayetlerini belirtiyor. Bunun üzerine benim kafada bir anda şimşek çakıyor ve “gel” diyorum. Hemen yandaki esnaf lokantasına giriyoruz. Murat et soteyi görünce duygusallaşıyor. Hemen kocaman 2 porsiyon söylüyoruz. Ancak Murat seviyeyi biraz daha ileri taşıyıp “Bu ekmeksiz olmaz abi, ayların hasretini dindirmek lazım” diyor ve bir anda dışarı fırlıyor. 5 dakika sonunda elinde ufak ekmeklerle içeri giriyor. Lokantadakilerin şaşkın bakışları altında ekmekleri bandıra bandıra yemekleri silip süpürüyoruz.

Hostele döndükten sonra ben dinlenmeye o ise hosteldekilerle muhabbete geçiyor. Sonuçta kişisel doktorum dinlenmemi tavsiye ediyor. Ertesi gün kısmen ilaçlar ağırlıklı olaraksa et sotenin etkisiyle ayaklanıyorum. Doktor gözetiminde şehri gezmeye hazırım. Yarısını miskinlikle geçirdiğimiz gün sonrası öğleden sonra kendimizi Cebu sokaklarına atıyoruz. Ara sokaklara dala çıka harcadığımız 1-2 saat sonrası ülkenin en eski katedrali olan Aziz Nano’ya varıyoruz. İçeride ayin var. Şöyle bir kafayı uzatıp devam ediyoruz yola. Hedef Cebu’ya gelme nedenlerimin başında olan Macellan’ın Hacı.

Hacın dikildiği yere yaklaştıkça içimi büyük bir heyecan kaplıyor. Dünyanın denizlerden dolaşılabileceğini temsil eden sembolü canlı olarak görmek dünya turu yapan biri için ne kadar önemlidir tahmin edebilirsiniz. Macellan bu hacı onlarca denizcisinin hayatına mal olan ve korkunç bir açlık çektikleri Pasifik okyanusu geçişinden sonra Asya’ya vardıklarını anladıklarında diktiriyor. Öte yandan haç, Katolikler için kutsal ve iyileştirme gücü olduğuna inanılıyor. Benim gibi bir yolcu içinse Ümit Burnu gibi kişisel hac mekanlarından biri.

Hava kararana kadar sokaklarda dolaştıktan sonra hostele yakın karşımıza çıkan bir atari salonuna dalıyoruz. Jetonlarımız bitince hostelin yolunu tutuyoruz. Bu esnada 2 gündür siyasetten kültürlere, seyahatten kadınlara bir çok konu üzerine sohbet ettikten sonra, konuşmadığımız bir konu olduğunu farkediyoruz. Bir sonraki duraklar neresi olacak? Aynı anda aynı adanın adı ağzımızdan çıkıyor. Yolları kesiştiren tesadüflerin yola beraber devam etmemiz gerektiğini söylediğini ve başımıza gelen her şeyin bir nedenden olduğunu düşünüyoruz. Ertesi sabahsa çantaları toplayıp, Macellan’ın şehri Cebu’yu geride bırakıp, istikameti Bohol’a çeviriyoruz.

Share

You May Also Like

One comment

  1. Gezi Tozu Burcu
    05/2016 at 12:14

    Panama’da ıssız adada pasaportumu kaybettiğimi zannettiğimde, ana karaya en iyi olasılık bir sonraki tekne 22 saat sonraydı. Çaresiz vaziyette dolanırken 2 aydır Orta Amerika’da hiç Türkle karşılaşmayan ben özel tekne ile ada turuna çıkmış Türk bir aile ile karşılaştım ve beni teknelerine aldılar. İyi olacak hastanın ayağına doktoru gelirmiş 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *