,

Gökyüzü Krallığı Lesotho – 23. Gün

Çocukluğumda en sevdiğim çizgi kahramanlardan biriydi Red Kit. Belki de çizgi romanlarına çok göz attığım için tek başına seyahat etmeye bu kadar düşkünümdür; bilemiyorum. Düldül ile yaptığı seyahatler, her duruma bir şekilde çözüm bulması, sakinliği çocukluğumdan beri bana çok havalı gelirdi. Hala da geliyor sanırım. Çünkü Lesotho dağlarında, inişe geçen güneşe doğru, bir atın sırtında, susuzluktan sararmış tarlalar ve yamaçlara bakarken ilk aklıma gelenler yine çocukluğumdaki hislerim.

“Gökyüzü Krallığı” olarak bilinen ülkeye 80’lerden kalma bir 4×4’le ilerliyorum. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi serisini yazarken ilham aldığı Drakensberg Dağlarındaki dünyaca ünlü Sani Geçidine tırmanırken bazı virajlarda yükseklik korkumdan gözümü kapatıyorum. Bu geçide 4×4 dışında araçların girişine izin verilmiyor. Saat 18 civarı kapanan sınır nedeniyle gece sürüş yapmak da yasak. 1544m yükseklikten başlayan geçit, 9 km sonunda 2876m’de sona eriyor.

İstanbul’daki bir çok sitenin nizamiyesinden daha rahat olan Lesotho gümrüğüne varıyoruz. Ortalıkta açık bir kapı dışında hiç bir şey yok. Ne polis ne de asker görüyoruz. Şöforümüz ve rehberimiz Sebo pasaportları alıp damgalatıyor. Bizi görmeye bile ihtiyaç duymuyorlar. Sınırdan hemen sonra alfalt yol başlıyor. Çinlilerin Afrika’ya yaptıkları dev yaptırımları böylece görme imkanı yakalıyorum. Tüm iş makineleri, işçiler, mühendisler Çin’den gelmiş ve dağda prefabrik dev bir köy kurulmuş. Duble değil ama olsun. Sınırın hemen ardında Afrika’nın en yüksek pubı var. Burada kısa bir mola veriyoruz ve Lesotho’ya girişimizi kutlamak için Lesotho’nun gururu buz gibi Maluti biralarını yuvarlıyoruz. Ben demiyorum üzerinde yazıyor.

Ardından 4×4’le atlayıp, asfalt yolu biraz daha izledikten sonra köy yollarına dalıyoruz. Evler genelde aynı. Toprak tuğla veya taş kullanılan, silindir biçimli, tepesinde konik saz çatıları olan binalar. Virajlar dönüyoruz, tepeler tırmanıyoruz, vadiler aşıyoruz, tarlalar geçiyoruz. Yol iyice bozulmaya ve ihtiyar 4×4’ümüzün sınırlarını zorlamaya başıyor. O noktada Rafolatsane köyüne vardığımızı öğreniyoruz. Yola buradan itibaren atlarla devam edeceğiz. Atlar ilk bakışta gözümüze biraz vitaminsiz geliyor. Ancak Lesotho’da genelde Midilli türü daha minyon atların kullanıldığını öğreniyoruz.

Gökyüzündeki Krallık’ta dağ köyleri arasında halen en önemli ulaşım aracı atlar. Ben tecrübesiz olduğum için at seçimi gibi konulara hiç bulaşmıyorum. İçten içe yaşayacağım kıç ağrısını hesaplıyorum. Bir yandan da kas gevşeticilerimi Güney Afrika’da bıraktığım için kendime kızıyorum. Güney Afrika’dan ayrılmadan yanımıza sadece 2 günlük eşya almaya izin veriliyor. Ben de bu tercihimi daha ziyade kamera ekipmanım için kullanıyorum.

Acemi şansı mıdır bilinmez bana sürünün en güzel atı düşüyor. Adı “Malakiya”. Sarı beyaz renk arası, diğer atlara göre daha kaslı ve güçlü, tıknaz bir at. Uysal görünüyor. Binmeden önce çok bilirmiş gibi biraz başını ve boynunu okşuyorum. Bu zamana kadar atçılıkla ilgili okuduğum kısıtlı metinde hep karşıma çıkan şey at ve binicinin iletişim kurması. Kulağına eğilip “Düldül” diyorum.

Ekipte tek at tecrübesi olmayan benim. Diğerlerini izleyip, yardımsız Malakiya’ya biniyorum. Semerim tahminimden rahat. Atımı nasıl dehleyeceğimi ve nasıl durduracağımı anlatıyor köylüler. Yuları sağa çek, sola çek, şöyle tut, ayaklarını böyle yerleştir vs derken yola düşüyoruz.

Daha önce deveye veya eşşeğe binmiş olsam da ata binmek bambaşka bir his. Yol aldıkça birbirimize alışıyoruz. Köyden çıktığımızda oldukça düz ve geniş bir yoldan ilerliyoruz. Yaklaşık 2000 metre irtifada temiz hava, bembeyaz bulutlar, ısıtan ama bunaltmayan bir güneş ve atlarımızın nallarının toprağa basmasıyla oluşan tıkır tıkır nal sesi. Bir süre sonra yol daralıp kayalaşmaya başlıyor. Atlar temel ulaşım aracı olduğu için dağlarda düzenli kullanılan patikalar var. bunları izliyoruz. Malakiya’nın üzerinde bir ara manzaraya öyle dalıyorum ki grubun en önünde ilerlediğimi farketmiyorum bile. Belli bir süre sonra rehberimiz “Hadi atları biraz koşturalım.” diyor ve ben daha “ hop, dur bir dakika diyemeden” hızlanıyoruz. Malakiya’nın her adımında sırtımdaki ufak çanta ayrı ben ayrı yere zıplıyoruz. Neyse ki bir süre sonra yavaşlıyoruz. Bir tarafı keskin bir uçurum olan patikadan giderken telefonumu fotoğrafımı çekmesi için Maron’a veriyorum. Ve aşağıdaki “lonesome cowboy” fotoğrafı ortaya çıkıyor.

Lesotho tarihinin en büyük kuraklıklarından birini yaşıyor. Normalde yağmur sezonunda olmasına rağmen doğru düzgün yağmur bile yağmıyor. Normalde yemyeşil olan dağlar, kahverengine çalan bir sarılıkta. Bu nedenle yolda sürekli dev sürüler ve bunların başlarında geleneksel battaniyelere sarınmış çobanlar görüyoruz. Hayvanları daha yeşil alanlara otlamaya götürmüşler, köylere geri dönüyorlar.

Kuş uçmaz, kervan geçmez tepeleri aşıp üç saatin sonunda geceyi geçireceğimiz Lesotho köyüne varıyoruz. O esnada gün batıyor. Bulutların aldığı mor, pembe, mavi ve sarı renkler insanı sarhoş edecek kadar güzel. Hani bazen anı durdurmak ister insan, işte o dakikalardan birinde hissediyorum kendimi. Dağların üzerinde kümelenmiş bulutlara dokunmak istiyorum. Dağınık şekilde yaklaşık 1000 kişinin yaşadığı köyün adı Libibing. Atlardan inip, onları beslenmeleri ve dinlenmeleri için rehberimize bırakıyoruz.

Yemek yiyip konaklayacağımız eve giriyoruz. Ev sahibi kadın bir leğen koyuyor ortaya, ellerimizi yıkamamız için. Köyde kuraklıktan dolayı su pek kıt. Bu nedenle çeşmeler bile düzgün çalışmıyor. Evlerde zaten su sistemi yok. Leğende sırayla ellerimizi yıkıyoruz. Biraz köyü dolaşıyorum. Hemen etrafımı çocuklar sarıyor. Sürekli “bombon” diyorlar. Köye gelen misyonerlerin çocuklara sürekli şeker dağıttığını ve bu nedenle her beyaz gördüğünde şeker talep ettiklerini öğreniyorum. Fotoğraflarını çekiyorum. Kendilerini ekranda görmeye bayılıyorlar.

Ardından yemek için eve dönüyorum. Yemek yiyeceğimiz ev kalacağımız evin hemen yanında. 5 kişi sofraya oturuyoruz. Hemen yanımızda ise yataklar var. Yatak odası, salon her şey tek kulübede. Tuvalet ise dışarıda. Yemeğimizi rahat yiyelim diye ayarlanan ışık tepemize asılıyor. Sofrada tavuk, mısır lapası, patates püresi, kavrulmuş ıspanak ve pancar var. Tüm gün at tepesinde olmanın yetirdiği açlıkla nefessiz tabaklara yumuluyoruz.

Yemeği bitirir bitirmez odanın diğer köşesindeki çocuklara takılıyor gözüm. Kamerama bakıyorlar. Hemen kamerayı alıp fotoğraf çekmeye başlıyorum. Ben hiçbir şey söylemeden poz vermeye başlıyorlar. Bu esnada anneleri de masayı topluyor. Yardım etmek istiyoruz, reddediyor.

Yemek sonrası yolda aldığımız biraları çantalarımızdan çıkartıp dışarı çıkıyoruz. Sadece kliniğinin düzenli ışığı olduğu köyde gökyüzünü seyretmeye başlıyoruz. Hava karardıkça yıldızlar daha da ortaya çıkıyor. Daha önce bir çok ışıksız ortamda yıldız seyretmiş biri olarak ağzım açık kalıyor. Yüksek irtifa, temiz hava ile birleşince seyrine doyulmayan bir gökyüzü ortaya çıkıyor. Sadece kliniğin ve dağların ardındaki elmas madeninin dev ışıkları var. Kalanıysa tam bir körlük. Aklıma Hayyam’ın “Bu yıldızlı gökler, ne zaman başladı dönmeye? Kimse bilmez, kimse bilmez” dizeleri geliyor.

Tüm günün yorgunluğu biralarla birleşince dosdoğru yatağıma yollanıyorum. Ekip benden önce uyumuş bile. Yuvarlak kulübeye girdiğimde burnumu keskin bir gaz yağı kokusu hafifçe yakıyor. Bir süre sonra alışıyorum. Yere serilmiş tertemiz yataklardan birini gözüme kestiriyorum. Gaz yağının loş ışığında yaşadığım anın muhteşemliğini düşünüp uykuya dalıyorum.

Sabah 5:30 sularında güneşin doğuşuyla uyanıyorum. Seçtiğim yatağın hemen karşısında bir pencere var. Alarmsız, doğayla uyandırılmak Afrika’da en sevdiğim şeylerden biri. Dışarıda durmaksızın bir köpek havlıyor. Bir süre sonra kalkıp dışarıdaki tuvalete gidiyorum, hala sabah ayazı var. Kulübeye dönerken Sabo ile karşılaşıyoruz. “Herkes uyuyor” diyorum. “Gel tepeye yürüyelim.” diyor köyün yamacına kurulduğu tepeyi gösterip. Kameramı alıp yürüyüşe başlıyoruz.

Sabah köy ayakta. Çeşme başında su dolduran kadınlar, hayvanları otlatmaya götüren kadınlar, tarlalarda koşturan çocuklar. Nefes nefese tepeye tırmanıp köye tepeden bakıyoruz. Biraz hayattan konuşuyoruz. Sebo çocuklarını anlatıyor. Ardından inişe geçiyoruz. Tam inişte, sapsarı renkleri ile sabah ışığında altın gibi parlayan bir çoban çocuk görüyoruz. Sebo çocuğun üzerindeki battaniyenin Lesotho’nun en önemli geleneksel deseni olduğunu ve çok pahalı bir battaniye olduğunu anlatıyor. Sonra çocuktan izin alıp fotoğraflarını çekmemi sağlıyor. Lesotho’da tüm halk battaniyelerle dolaşıyor. Dağlardaki değişken hava sıcaklıklarına karşı vücut sıcaklıklarını bu şekilde koruyorlar. Havanın sıcaklığını battaniyelerin kullanımına hiçbir etkisi yok.

Hızlıca yapılan bir kahvatı sonrası, 20 dakika yürüyüşle en yakındaki çeşmeye gidip yol için hazırlanıyoruz. Atlarımıza atlayıp tekrar yola düşüyoruz. Sabah 9’da bile hava çok sıcak. Üstelik bu sefer izlediğimiz yol daha sarp kayalar ve dik uçurumlardan oluşuyor. Malakiya’yı biraz kendime benzetiyorum, sürekli oluşturduğumuz çizginin dışına çıkıp, patika dışında yürümek istiyor. Artan sıcak ve yorgunluktan her bulduğumuz derede hem atlar için hem kendimiz için mola veriyoruz. Şahane dağ manzaraları eşliğinde 3,5 saatlik bir macerayla öğleden sonra yeniden Rafolatsane köyüne varıyoruz.

Emektar 4×4’ümüze atlayıp sınıra yöneliyoruz. Gökyüzündeki Krallık bize iki gün boyunca tüm güzelliklerini sunuyor. İyi insanlarla tanışıp, onlarla anlarımızı paylaşmaktan mutlu oluyoruz. Dönüşte köylerin bazılarında beyaz bayraklar görüyoruz. Sebo bunların ev yapımı bira satan publar olduğunu söylüyor. Bir nevi su bulamazlarsa bira içsinler durumu. Benim talebim ve ekibin de desteği üzeri birinde duruyoruz. Arpa ve mısırla yapılan ev yapımı biradan tatmak istiyoruz. Bardak yok, 1 litrelik bir tasta gelen birayı elden ele döndürerek içiyoruz. Biranın litresi 60 kuruş. Tadıysa kekremsi, şekersiz bir limonata kıvamında.

Lesotho köylerindeki pub deneyimi üzerine bastıran yorgunlukla artık anlıyoruz ki yeniden yola düşme vakti. Sani Geçidi’nin virajlarından dönüşlerde bu sefer daha rahatım. Yeni bir ülke, güzel insanlar ve sıradışı bir deneyim ardından bir insan nasıl hissedebilirse öyle hissediyorum. Gördüğüm manzaralar da bu hislerime uzun uzun pişirilmiş, okkalı bir sos oluyor. Güney Afrika’ya giriş için pasaportuma damga vurulurken hafif hüzünleniyorum ancak bu kurak yaz günlerinde çıkan kısa süreli bir meltem gibi hızla uçup gidiyor ve önümde gidilmesi gereken yeni yolların beni beklediğini hatırlıyorum.

Share

You May Also Like

6 comments on “Gökyüzü Krallığı Lesotho – 23. Gün

  1. berna
    12/2015 at 00:46

    Çok güzel bir yazı olmuş , fotoğraflar harika. 🙂 Okurken izliyor gibi oldum. 🙂

  2. dns domain name server
    12/2015 at 14:26

    At üzerinde yolculuk bir rüya gibi geliyor ama yorgunluk kısmını hep göz ardı ediyormuşum.

  3. Esra
    02/2016 at 17:57

    Merhaba! Bu yazıyı ve fotoğrafları gördükten sonra Lesotho’yu daha çok merak etmeye başladım 🙂 Siz turla mı gittiniz? Giriş yaptığınız gümrük kapısı neresi oluyor ve Türk vatandaşlarından bu kapıda vize istemiyorlar mı? Yolunuz açık olsun!

    • I can travel
      02/2016 at 05:08

      Merhaba, güney afrikadan 2 günlük bir turla gittim daha uzun ve kısaları da var. Sani pass sınır kapısından geçtim. türk vatandaşlarına vize var deniyor resmi olarak. muhtemelen uçakla falan girerseniz zor olur ancak kara girişinde ben ve başka bir yerden giren bir arkadaşım sorun yaşamadık. 5 günlük vizeyi alıp girdik. turun detaylarına buradan ulaşabilirsiniz http://www.sanilodge.co.za/DAmolumong.html

      • Esra
        02/2016 at 16:28

        Ben de kısa bir süre sonra o taraflara gideceğim ve Lesotho açıkçası hiç aklımda yoktu vize istediği için. Uğraşmam diyordum. Harika oldu bu bilgi 🙂 Çok teşekkürler!

  4. löplöpçüler
    08/2017 at 18:54

    1 Mayıs 2017 itibariyle e-visa diye bir şey getirmişler, 150 USD for törkiş passports 🙁

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *