,

Hamak – 65. Gün

Çocukluğumdan beri pek kimsenin bilmediği bir alışkanlığım var. Ertesi gün gerildiğim bir şey yapacaksam uyumak için bir hayal kurarım. Kendimi deniz kenarındaki bir ağacın altınaki hamakta düşlerim. Gözlerimi kapattığımda kulağımda denizin hafif dalga sesi, kuş cıvıltısı, rüzgarda birbirine çarpan yaprakların hışırtıları olur. Genelde de bu yöntem işe yarar ve rahatça uyurum.

Penang’ın şehir merkezi George Town’un neredeyse her sokağını ezberlercesine dolaşıp, herhalde gördüğüm tüm duvar sanatlarını fotoğrafladıktan sonra artık şehrin biraz dışındaki milli parkı ziyaret etmeye karar verdim. Hem orman içinde yürüyüş yapacak hem de yürüyüşün sonunda Maymun Plajı’nda denize girecektim.

Bu nedenle sabah uyanır uyanmaz ilk iş hostelin resepsiyonuna gidiyorum. Milli Parka nasıl gideceğimi soruyorum. Gidiş basit. Bir belediye otobüsüyle parkın kapısında ineceğim. Kahvaltı esnasında oda arkadaşlarım David, Aofie ve Sanchez de benimle gelmeye karar veriyor. Kahvaltı sonrası Daltonlar misali yola düşüyoruz.

Malezya’daki her otobüs yolculuğu gibi dondurucu klima ayarında geçen 45 dakikalık yolculuk sonrası milli parkın kapısında iniyoruz. Ofiste kayıt yaptırdıktan sonra haritalarımızı alıp yola koyuluyoruz. Patikalardan inip çıkıyor, yüzlerce yıllık ağaçların yolları kapatan dev dalları veya köklerinin üzerinden atlıyor, arada ufak kumsalları aşıyoruz.

Yolda bir asma köprüyle karşılaşıyoruz. Tadilat nedeniyle kapalı uyarısı var. David’le maymun gibi tırmanıp bir şekilde köprünün girişine ulaşıyoruz. İçimizdeki yaramaz çocuğu dışarı çıkartmak iyi geliyor ancak çok da uzatmadan fotoğraf çekip aşağı iniyoruz.

Bir süre daha yürüdükten sonra karşımıza biraz daha büyük bir kumsal çıkıyor. Biraz dinlensek mi diyoruz derken gözümüze sahile kurulmuş salıncaklara takılıyor. Issız bir kumsalda dakikalar boyu salıncak tepesinden inmiyoruz. Sonra tekrar yola koyuluyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra Maymun Plajı’na varıyoruz.

Karnımız aç olduğu için hemen ucuz bir lokantaya çöküyoruz. Siparişi verdikten hemen sonra ben kendimi denize atıyorum. Asya kıtasında denizle ilk buluşmam bu. Ancak su, hamam suyu. Üstelik derinlik diz kapak takım adaları ayarında. Biraz ıslandıktan sonra kıyıdan aldığım işaret sonucu denizden çıkıp her gün en az bir öğün yediğim tavuklu pilav yemek için sofraya oturuyorum.

Yürüyüş, güneş, deniz derken aç bir kurt gibi silip süpürdüğüm tabak sonrası üzerime bir ağırlık çöküyor. Şekerleme yapmak için kendime plajda uygun bir yer bakarken bir anda gözüme bir hamak takılıyor. Kocaman bir palmiyenin altına kurulmuş, üzerine yaprakların gölge yaptığı, denize bakan; çocukluğumdan beri en sıkıntılı gecelerimde sığındığım beni uykunun kollarına taşıyan hamak.

Hemen yerleşiyorum. Adeta bir rüyadayım. Bir marketten kapağına bayılıp aldığım Malayca çizgi romanın resimlerine bakarken sızıyorum. 1 saat boyunca mükemmele yakın bir uyku çekiyorum. Uyandığımda karşımda bembeyaz bir kumsal, hafif çekilmeye başlayan açık buz mavisi bir deniz, üzerimde maymunların oynadığı bir kocaman bir ağaç var. Senelerdir aradığım yerde olmanın huzuru doluyor içime.

Kalkıp tekrar denize giriyorum. Ellerim buruşana kadar kalıyorum. Güneş milli parkın tepelerinin ardından kaybolurken dönüş için yola koyuluyoruz. Ufak bir tekneyle parkın girişine doğru ilerlerken artık uyuyamadığım gecelerde yerini bildiğim bir hamağın hayalini kuracağımın keyfiyle denizin köpüklerini seyrediyorum.

Share

You May Also Like

One comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *