,

Japonya’da Son Günler – 149. Gün

Japonya’nın mistik yüzü Kyoto’nun ardından günübirlik olarak Himeji’yi ziyaret ediyorum. Aslında gitmeden önce bir günü hiçbir şeyi olmayan bu kente ayırmak ne kadar doğru diye uzun uzun düşünüyorum. Görülecek tek şey yaklaşık 700 yıllık bir kale. Kararsızlıklarımın klasik kurtarıcısı yazı tura atışı sonrası gitmeye karar veriyorum. Himeji tren istasyonundan indikten sonra kaleye doğru yürüyorum. Şehirden yüksek bir tepeye kurulmuş olan kale her noktadan görülebiliyor.

Yaklaştıkça verdiğim kararın doğruluğunu anlıyorum. Karşımda adeta anime filmlerden çıkmış bir yapı var. Bembeyaz duvarları, kil kiremitleri, yağmur oluklarındaki özel süslemeleri, hangi silahın hangi noktadan savunma yapacağını gösteren geometrik duvar delikleri ve bu masalsı atmosferi iki misli güçlendiren kiraz çiçeği ağaçlarıyla adeta bir Miyazaki filminin ortasına düşüyorum adeta.

6 senelik restorasyon nedeniyle tüm dış cephesi uzun süre kapalı kalan ve 2015 yılında iskelelerin kaldırıldığı kaleyi bahçesinde uygun bir yer bulup uzun uzun seyrediyorum. Bu esnada beynimin bir köşesinde sarayın içinde 600 sene önce eğitim alan, sohbet eden veya silahlarının bakımlarını yapan samuraylar dolaşıyor. Bir süre sonra kalenin içini dolaşmaya başlıyorum. Kaleye girerken ayakkabı çıkartmak mecburi. Himeji ve çevresini yöneten derebeylerinin ailesinin yaşadıkları ufak binanın sade odalarıyla başlıyorum ziyarete. Ardından ana binaya geçip samurayların karargahlarını, dinlenme ve toplantı odalarını ziyaret ediyorum. Kalenin içi bomboş, neredeyse hiç eşya yok.

Kalenin en tepesinde ise bir tapınak var. Buradan tüm şehri ve civar bölgeleri gözlemlemek mümkün. Aşağıya baktığımda kiraz çiçeklerinin süslediği muhteşem bir bahçe görüyorum. Aklımda yine yüzyıllar önce burada yaşanan olaylar, verilen kararlar ve çevirilen entrikalarla aşağı inmeye başlıyorum. Kalenin çıkışında taş merdivenler bulunuyor. Merdivenlerin başındaki yazıda ise “Bu basamaklar kalenin ilk zamanından kalan orijinal basamaklardır. Çoraplarınızı çıkartıp bu merdivenlere çıplak ayakla basabilirsiniz. Tıpkı yüzyıllardır bu basamaklardan çıplak ayakla geçip, savaşmaya giden samuraylar gibi.” yazıyor. Hemen çoraplarımı çıkarıp basamaklardan geçiyorum. Bu esnada gözlerimi kapatıp kendimi o döneme ışınlıyorum.

Kalenin avlusuna çıktığımda cepheyi tekrar hayranlıkla inceliyorum. Ardından yavaş adımlarla tren istasyonuna gidiyorum. Bu sefer istikamet Kyoto üzerinden Tokyo. Kyoto’da, senelerce aynı sokakta oturduğumuz ancak bu durumu seneler sonra Bozcaada’da fark ettiğimiz Duygu ve annesi Dilek Teyze ile buluşuyoruz. Ardından adeta bir Japon gibi trende yemek üzere bentomu alıp, Tokyo trenine atlayıp 35 milyonluk neon dünyasına geri dönüyorum.

Tokyo’da bu defa Kamboçya’da Phnom Pehn’deki ilk akşamımda tanıştığım, sonra tekrar Siem Reap’da denk geldiğimiz ve Japonya’ya gelmeme neden olan Engin’in evinde misafir oluyorum. 12 senedir Japonya’da yaşayan Engin’in bir akşam yemeği sonucu karar alıp 8 ayda 45 kilo verip, üzerine maratonlar koşmaya başlamak gibi ilham verici hikayeleri var. Laf lafı açıyor ve muhabbet gecenin geç saatlerine taşıyor.

Ertesi gün önce Minato’nun havalı sokaklarını arşınlıyorum. Sonrasında Shibuya’daki rengarenk dükkanları dolaşıyorum. Ardından Sumo güreşlerine bilet bulma umuduyla Sumida’daki suma güreşi arenasını ziyaret ediyorum. O dönemde bir turnuva olmadığı öğrenince, ufak Sumo müzesini gezmekle yetiniyorum. Akşam Engin mesaiye kalmak zorunda olunca bana eve yakın bir lokanta tavsiye ediyor. Burada tek başıma deniz kestanesi yiyorum ve lokantada adeta çift kimlikle yaşayan Japonları izliyorum. Gündüz iflah olmaz birer işkolik olan ciddi adamlar akşamları birer alkoliğe dönüşüp belki de hunharca baskıldıkları ruhlarını ateş suyuyla yıkıyorlardır diye düşünüyorum.

Ertesi gün Japonya’daki son günüm. Sabah kısmen çanta toparlamakla geçiyor. Ardından mahallede biraz dolaşıp havanın yağmurlu olmasından dolayı önemli dönemsel sergilerin açıldığı Tokyo Ulusal Sanat Merkezi’ni ziyaret etmeye karar veriyorum. Şansıma Japonya’nın 20. yüzyılda yetiştirdiği en büyük tasarımcılardan biri olan Miyake Issey sergisine denk geliyorum. Geleneksel tasarımın, doğal malzeme ve doğru kullanıcı deneyimi ile birleşimi sonucu ortaya çıkan tüm ürünler çok güzel.

Müze sonrası evde Enginle buluşuyoruz ve Tokyo’nun en iyi dolaşma yöntemi olan koşmaya çıkıyoruz. Yaklaşık 8 km koştuktan sonra üstümüzü değiştirip yemeğe gidiyoruz. Engin beni adını ve yerini paylaşmamaya söz verdiğim ufak bir lokantaya götürüyor. Japonya’da hatta seyahat boyu yediğim en iyi akşam yemeğini yiyorum. Bir aile tarafından işletilen lokantada 3-4 kardeş babalarından öğrendikleri geleneksel Japon tariflerini servis ediyorlar. Bir ufak sakeyi de yemeğin hakkını vermek adına deviriyoruz.

Ardından yine Engin’in Roppongi’deki gizli mekanlarından birinde yemek üstü biraları içiyoruz. Bu esnada Engin’in telefonuna bir uygulamadan mesaj geliyor ve Japonya’nın güneyinde büyük bir deprem olduğunu öğreniyoruz. Eve dönüp televizyondan olayları takip ediyoruz. Engin ertesi gün işe gitmek için yatıyor. Bense Tokyo’ya en alengirli vedayı yapmak için uyanık kalıyorum. Gece 2 civarı evden çıkıp Japonların meşhur dantelli taksilerinden birine atlıyorum. İstikamet dünyanın en büyük balık hali Tsukiji’de sabaha karşı yapılan ton balığı açık arttırması. Kasım ayında yıkılacak ve yeni yerine taşınacak olan halde yapılan bu açık arttırmayı her gün sadece 2 seans halde toplam 120 kişinin izlemesine izin veriliyor. Bir rezervasyon veya kayıt sistemi olmadığı için sabaha karşı en geç 3 civarlarında halde olup, size verilecek ziyaretçi yeleklerinden almanız gerekiyor.

Ben ne olur ne olmaz diyerek 2:30’da hale varıyorum. Benden önce gelmiş 10-15 kişi daha var. Hemen yeleği kapıyorum. Bundan sonrası yaklaşık iki buçuk saatlik uzun bir bekleyiş. Gelen insanlara bakarak bir süre vakit geçiriyorum. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen, farklı gelir ve sosyo-kültürel gruptan birçok insan birkaç ay sonra yerinde olmayacak bir şeyi izlemek için benimle beraber bekliyorlar. Ortam kalabalıklaşmaya başlıyor. Sanırım can sıkıntısından arkamda oturan Fransız çift ateşli bir kavga içerisindeler. Vakit geçirmek için ilginç bir yöntem diye düşünüyorum.

Saat ilerliyor. Son yelek masa üzerinde duruyor. Güvenlik görevlisiyle beraber odaya siyahi bir Amerikalı turist giriyor. Masanın üzerinde son yeleği görüp, kendisine ait olduğunu anlayınca suratındaki ifade muhteşem bir hal alıyor. 5:15 ve 5:35’de içeri alınacak iki gruba ayılıyoruz. Ben ilk gruptayım. Sadece 20 dakikalık bir açık arttırma için tüm gece bekliyoruz. Kimi yerde uyuyor, kimi gazete, kitap, dergi ne bulduysa okuyor, kimiyse benim gibi insanları izliyor.

5:10 civarı güvenlikler hareketleniyor. Vaktin geldiğini anlıyoruz. Tutulduğumuz odadan dışarı çıktığımızda günün ilk ışıklarıyla karşılaşıyoruz. Halin içerisinde inanılmaz bir forkliftimsi araç trafiği var. Milyonlarca dolar değerindeki balık ve deniz ürününün sahibini bulduğu halin sabah kaosu bile yeterince etkileyici.

Kısa bir yürüyüş sonrası açık arttırmanın yapılacağı alana giriyoruz. Bu yürüyüş esnasında güvenlikçiler haldeki başka yerlere gitmememiz konusunda çok sıkılar. Açık arttırma alanı dışındaki yerlere geçmek kesinlikle yasak. Alana girince yerlerdeki dondurulmuş, dev ton balıklarını görüyorum. Hepsinin kuyrukları ve kafaları kesilmiş. Kuyruk kısmındaki  kesik bir dilim, balığın yağ oranı ve et kalitesini ölçmek için açık arttırmaya girecekler tarafından kontrol ediliyor. Ellerindeki uçları çengelli demirlerle balıkları çevirip her yerini kontrol ediyorlar. Japonya’daki dünyaca meşhur lokantalara binlerce dolara satılan bu balıklarda herhangi bir hata yapma lüksü yok. Uzun bir kontrol süreci sonucu arttırma başlıyor.

Bu esnada konuşmak, gülmek, bağırmak, flaşlı fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Çünkü fiyatlar bazen seslenerek bazen jestlerle bazen de mimiklerle arttırılıyor. En ufak bir aksi davranışta güvenlik sizi acımadan dışarı atıyor. Zaten çekim yaptığınız alan şeritlerle belirlenmiş durumda. Satıcı ve alıcıların yaşayabileceği para kaybını düşününce durum çok da ters gelmiyor.

Satıcı ve alıcılar arasındaki iletişimi izlemek çok heyecan verici. Kimi sadece parmağını oynatarak fiyatları arttırıyor, kimi seslenerek. Bazı balıklar için kıyasıya bir mücadele yaşanıyor. Arttırmayı kaybedenler kısa süren bir üzüntü yaşarken, kazananlar takım arkadaşlarıyla seviniyor. Ancak birkaç saniye sonra savaş başka bir balık için tekrar başlıyor. 10 dakika içinde yerdeki bir sürü kocaman ton balığı sahibini buluyor.

Bize ayrılan sürenin sonuna geldiğimizi Japon güvenlikçiler şüpheye mahal vermeden belirtince yavaşça alandan ayrılıyoruz. Dünyanın en büyük balık halinde hala her şeyin geleneksel yöntemlerle halledilmesinden dolayı garip bir sevinç var içimde. Tüm o teknolojik karmaşa içinde insanların her sabah balıklar için birbiriyle psikolojik bir savaşa girmeleri garip bir şekilde beni mutlu ediyor. Bir yandan da bu sahnenin bir süre sonra dünya tarihinden silineceğini bilmenin hüznü var. Muhtemelen çok daha modern, yıllardır süren geleneklerinden uzaklaşmış bir şekilde yapılacak artık bu açık artırmalar. 

Japonya günleri güzel bir vedayla son buluyor. Eve dönüp biraz uyuyorum. Ardından vedamı süslemek için Engin’le evde sucuklu yumurta yapıyoruz ve ben Pasifik’in diğer kıyısına gitmek Tokyo sokaklarından için son defa yürüyorum.

Share

You May Also Like

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *