,

Juan de Fuca’da Hıdrellez – 170. Gün

Henüz Fatih unvanını almamış olan 2. Mehmet’in döktürdüğü dev topları Constantinapolis’in kalın duvarlarını döverken sur içinde Emmanouíl Phokás kara kara ne yapacağını düşünüyordu. Doğu Roma İmparatorluğu tarihin tozlu sayfalarına karıştıktan sonra tası tarağı toparlayıp Kefalonya’ya yerleşmeye karar verdi. Çocukları burada büyüdü, ailesi genişledi ve Ioánnis adında bir torunu oldu.

Denizciliğin tüm meziyetlerini küçük yaşta öğrenen bu toruna gün geldi Akdeniz yetmez oldu. Uzak deryaları keşfetmek için dönemin en büyük iki deniz gücünden biri olan İspanya’nın himayesine girdi, Juan de Fuca adını aldı ve hızla yükselerek kendi filosuna sahip oldu. Atlas, Hint yetmedi, Pasifik Okyanusu’na kadar gitti. Gün geldi bir adaya ayak bastı. O ada yüzyıllar sonra Vancouver Adaları; ayak bastığı ve mürettebatıyla uzun bir keşfe çıktığı yürüyüş hattı ise Juan de Fuca olarak anılmaya başlandı.

Onur’un tanıştığımız günden beri yürümemiz lazım dediği Juan de Fuca yolu için çantaları hazırlarken aklımdan bu hikaye geçiyor. Yüzyıllar önce kökü İstanbul’a dayanan bir Rum gemicinin İspanyol himayesinde keşfettiği yerlerden iki Türk ve bir Brezilyalı olarak yürüme fikrini düşünüyorum. Diğer yandan da yere dizdiğimiz onlarca parça eşyayı nasıl çantalara yerleştiririz telaşındayız.

47 km’lik Juan de Fuca ağırlıklı olarak ormandan geçen, arada sahile bağlanan bir yol. Bazı kısımları gelgit nedeniyle gün içinde kapansa da baharda yürüyeceğimiz için toprak kayması gibi bir risk bulunmuyor. Ancak baharın getirdiği başka bir risk var. Tüm kış süren güzellik uykularından uyanmış kara ayılar ve çok nadir olsa da dağ aslanları; diğer adlarıyla leoparlar. Bu nedenle tüm kamp malzemelerinin yanında bir de ayı spreyi taşıyoruz. Ha ayı gelse ya altımıza edeceğiz ya da kalpten mortu çekeceğiz ancak biz yine de önlemimizi alıyoruz. “Ayının çaresi sprey, leoparın ise dövüşmek.” diye uyarıyor, Onur hazırlanırken.

Hazırlığın en önemli kısımlarından biri de yemek alışverişi. Konserve veya normal paketli gıdaları taşımak çok ağır olacağı için bu tip yürüyüşler için özel hazırlanmış ve çok az miktardaki sıcak suyla pişebilen kuru gıdaları tercih ediyoruz. Kanada’da bu tip yürüyüşler yapmanın en güzel tarafı ise su kaynaklarının bolluğu. Çok su hesabı yapmaya gerek kalmadan, ufak bir su filtresiyle tüm kaynaklardan temiz su elde etmek mümkün.

Sabah çantaları doldurup, arabaya atlayıp Juan de Fuca’nın başlangıç noktası olan China Plajı’na doğru yol alıyoruz. Yolda dev bir süpermarketten kuruyemiş almak için durduğumuzda ben içi çedarlı sosislere karşı koyamayıp Renata ve Onur’u ben taşırım diye ikna edip bir paket alıyorum. 2 saatin sonunda öğleden sonra China Plajı’na arabayı park ediyoruz. İlk gün Bear Plajı’na kadar 9 km’lik, orta zorlukta bir parkurumuz var. Ormana dalıp, yürüyüşe başlıyoruz. Artık 29. km’ye kadar parkurdan çıkış yok.

Önce Mystic Plajı’na varıyoruz ki bu ilk iki km’yi bitirdiğimize işaret ediyor. Hava kararmadan Bear Plajı’na varmak için hızlanıyoruz. Onur’la ikimiz her gördüğümüz ışık huzmesi veya her manzarada durup fotoğraf çekmek istesek de Renata oymak başı rolünü üstlenip kırık Türkçesiyle “Hadi, hadi!” diye bizi yine yola devam ettiriyor.

İne çıka, hafif çamurlu zeminde, arada kayarak kilometreleri aşıyoruz. Molalarda yanımızdaki enerji jellerinden güç alıyoruz. Akşam gün batmadan önce Bear Plajı indiğimiz yamacın sonunda beliriyor. Onur daha önce Juan de Fuca’yı yürümüş olmasına rağmen en az bizim kadar heyecanlı. İlk günü sakatlıksız, düşmeden veya ayılarla karşılaşmadan bitiriyoruz.

Sahile varınca ilk işimiz çadırları kuracak alanları belirlemek oluyor. Gelgiti de hesaplayarak çadırları kuruyoruz. Ardından o akşam yiyeceklerimizi ayırıp diğer yiyecekleri uzakta yüksek bir ağaç dalına asıyoruz. Normalde Kanada Milli Parklarında bu yiyecekler için ayıların açamayacağı kilitli dolaplar var ama aramaya üşenince işi doğal yollarla hallediyoruz.

Sıra ateş yakmaya geliyor. Onur bu işle ilgilenirken ben odun toplamaya çıkıyorum. Muhteşem bir gün batıyor. Ateşi yakıp, odunları istifleyince gün batımını izlemeye başlıyoruz. O anda gün boyu zaman zaman sövülen yorgunluk, inilip çıkılan yokuşların zorluğu, ayak takılan, sendeleten ağaç kökleri, üzerlerinden atlanılan yere düşmüş kütükler sadece güzel anılara dönüşüyorlar.

Günü batırınca karınlarımızdan gelen gurultular sonucu yemekleri hazırlamaya başlıyoruz. Çöplere taktığımız sosisler ateşte kızarmaya başlıyor. Yanına da makarna yapıyoruz. Onurla yola çıkmadan 3,5 saat harcayarak hazırladığımız mp3 listesi fonda çalıyor. Renata’ya sevdiğimiz Türkçe şarkıların tercümelerini yapıp eğleniyoruz. Ateşin büyüsü ve avcı toplayıcı toplumların neden ateşe taptıklarını böyle zamanlarda tekrar tekrar anlıyorum. Adeta gözümü alamıyorum. İlk gün yorgunluğu ve ertesi gün rotanın en kazık parkurunu yürüyeceğimiz için erken yatıyoruz.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Yulaflı ve kurutulmuş sosisli kahvaltı sonrası Onur bize bir sürpriz yapıp çantasındaki cezveyi ve Türk Kahvesini çıkartıyor. Madem en zoru bugün, o halde Pasifik’in ıssız bir sahilinde Türk Kahvesi içmeden yürümeye başlamamalıyız deyip cezveyi ateşe koyuyoruz. Ardından çadırları toplayıp, su stoklarımızı yenileyip yola koyuluyoruz.

İkinci gün hedefimiz, 13 km’lik mesafedeki Chin Plajına varmak. Önümüzde tırmanışı ve inişi bol bir etap var. Planımız 9 saatte burayı tamamlamak. Sabah serinliğiyle nispeten kolay geçen ilk kısım öğlen sıcağının basmasıyla giderek zorlaşıyor. Tırmanılan yamaçlar dikleşiyor, çantalar ağırlaşıyor. Üstelik parkur giderek çamurlu bir hal alıyor. Zaman zaman bileğe kadar çamura giriyoruz. Güneş iyice tepeye çıkmışken bir gölgelik kuytu bulup öğle yemeği molası veriyoruz.

Alınan karbonhidratlar ve üzerine enerji jelibonları ekibi tekrar ayağa kaldırıyor. Çamurlu yollardan yürümeye devam ediyoruz. Bu esnada Kanadalıların hiç iş bilmediklerini konuşuyoruz, nedense akıllarına şu şahane manzaralı alanlara birer çay bahçesi kurmak gelmemiş. Kısa bir süre için Onur’la Renata dinlenirken önden tek başıma yürümeye başlıyorum. Orman adeta beni içine alıyor. Muhteşem bir senfoni içerisinde hafifleyip, kayboluyorum. Kuş sesleri, ormanın yüceliği, boşluklardan sızan güneş ışıkları sanki beni taşımaya başlıyor. Bir anda sırtımdaki çanta, sabahtan beri yürüdüğüm kilometreler, üzerimdeki ter önemini kaybediyor. Sanki yürümüyorum da bir nehirde akıyorum.

Bir süre sonra Onur’la Renata suratımdaki gülümsemeyle beni yakalıyorlar. Yola tekrar beraber devam ediyoruz. Son kilometreler hepimizi oldukça zorluyor. Bu nedenle müziğe başvuruyoruz. Sonunda güneşli Chin Plajı görünüyor ve arka planda Pink Floyd çalıyor. Plaja vardığımızda hiç bitmeyecek gibi hissettiğimiz günün tamamlanmasıyla suratlarımıza gevrek bir sırıtış yerleşiyor. Anlıyoruz ki bitmeyen yol yok. Hepsinin bir sonu var. Yeter ki sen yolundan ayrılmadan yürü. Neredeyse sırtımızla bir olan çantaları ilk bulduğumuz yere bırakıp bir süre anlamsızca plajda dolaşıyoruz.

Ardından kamp yeri bulup, çadırları kuruyoruz. Tahminimizden önce, yaklaşık 8 saatte plaja vardığımız için güneşin batmasına daha vakit var. Bu nedenle acele etmeden çadırları kurup, ateş için odun topluyoruz. Bu sefer de yemekleri uzaktaki büyük bir kayanın tepesine koyuyoruz.

Buz gibi Pasifik sularına ayaklarımızı sokup rahatlattıktan sonra ateşi yakıyoruz. Gün hızla batıyor. Yemeği hazırlıyoruz. Yemekten sonra Renata’nın gün içinde kendini hatırlatan kronik diz sorunundan dolayı ağrısı artıyor. Parkuru bitirip bitirmemek ile ilgili kararı ertesi sabah, son duruma bakarak vermek konusunda hemfikir oluyoruz.

Yürüyüşün lüks hizmeti olarak yemek üzerine Türk Kahvelerini içtikten sonra ateşi kuvvetlendiriyoruz. Çünkü o akşam Hıdrellez. Renata’ya Hıdrellez’den, şaman kültürünün günlük hayattaki etkilerinden bahsediyoruz. Öte yandan ben bu akşam için sakladığım ufak mataramı çantadan çıkartıyorum. Binlerce kilometre ötede bıraktığımız ve yıldız olup bizi tepeden izleyen sevdiklerimiz için kadeh kaldırıp, Hızır’a dileklerimizi sunuyoruz. Tepemizde arz-ı endam eden gök kubbeye bakıp evrendeki küçüklüğümüzü anımsıyoruz. Yatmadan ateşin üzerinden atlayıp, ateşi söndürüyoruz.

Ertesi sabah uyanıp plajda kısa bir yürüyüşe çıkıyorum. Daha ilk adımımda geceki gelgitin ıslattığı kumlardaki samur izleriyle karşılaşıyorum. Ardından çekilmiş suyun izin verdiği kadar kayalara yürüyorum. Binlerce midye var kayaların üzerinde. Geri dönüp kahvaltıya katılıyorum. Bu esnada muhtemelen izlerin sahibi samur hızla önümüzden geçiyor.

Kahvaltı sonrası Renata’dan kötü haber geliyor. Dizi tüm rotayı tamamlamasına izin vermeyecek. Bunun üzerine ilk çıkış noktası olan Sombrio Plajında yürüyüşü sonlandırmaya karar veriyoruz. Ancak hala yürünmesi gereken 8 km’lik bir parkurumuz var. Görece kolay olan parkura çıkmak için Renata’yı biraz daha dinlendirebilmek için çok acele etmiyoruz. Ancak Chin Plajı’nın çıkış noktasının gelgit nedeniyle kapanma riskinden dolayı bu süreyi çok da uzatamıyoruz.

Çantaları yüklenip yola koyuluyoruz. Bir gün öncesi kadar iniş çıkış olmasa da aynı oranda çamur var yolda. Vaktimiz olduğu için bol bol mola veriyoruz. Sombrio Plajına yaklaşırken bir asma köprüden geçiyoruz. Tam çıkışında öğle yemeği için mola veriyoruz. Juan de Fuca rotasındaki son yemeğimiz olduğu için keyfini çıkarta çıkarta yiyoruz.

Yemek sonrası biraz daha yürüdükten sonra denize dökülen ufak bir şelaleyle karşılaşıyoruz. Manzarasının çok güzel olduğuna kanaat getirip burada da duraklıyoruz. Tam oturduğumuz anda kıyadan oldukça açıkta, deniz yüzeyinde ufak bir kıpırdanma oluyor ve bir kambur balinanın geçişine şahit oluyoruz. Ufak mataradaki viskinin son yudumlarıyla bu geçişi kutlamak için damağımızı ıslatıyoruz.

Sombrio Plajına vardığımızda hafta sonunun gelmesi nedeniyle bolca kampçıyla karşılaşıyoruz. İnsanlar gelirken, biz dönüyoruz. Renata ve ben otoparkta eşyalarla beklerken Onur otostop çekerek China Plajı’na gidip arabayı alıyor. Şehre dönerken aklıma bir önceki sene Hıdrellez’de dilediğim dilekler geliyor. Hep daha da fazlasını verdiği ve yolda karşıma şahane insanlar çıkarttığı için Hızır’a teşekkür ediyorum.

 

Share

You May Also Like

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *