Kamera

Rüzgarda oradan oraya sürüklenen bir yaprak gibi geçirdiğim 6 haftalık interrail yolculuğunun yorgunluğu, Oktoberfest’in son gününde hunharca içilen biralarla birleşince neredeyse tüm tren yolculuğunu uyuyarak geçiriyorum. Ekim ayının gece serinliğinde Berlin’e iniyorum. Tren garı Hauptbahnhof’dan hostele gitmek için otobüse kendimi zor atıyorum. Hostel resepsiyonunda önümde bir kız sakince işlemlerini yaptırıyor. Normalde aceleci olan ben yorgunluktan mıdır, gidilecek yeni bir şehrin kalmamasından mıdır sakince kızın işlemini bitirmesini bekliyorum. Sıra gelince pasaportumu uzatıp, kaydımı yaptırıp, odaya çıkıyorum.

Odaya girdiğimde güdümlü füze gibi yatağıma yöneliyorum. Bu nedenle resepsiyonda önümde kayıt yaptıran kızla aynı odada kaldığımızı sonradan farkediyorum. 6 haftadır neredeyse her gün onlarca insanla yaptığım için refleks haline gelmiş yüzeysel hostel tanışma sorularına başlıyoruz karşılıklı. Adın ne, nerelisin, nereden geliyorsun, ne kadar kalacaksın diye uzayıp giden bir silsile bu.

Katrin bir Alman. Ülkenin batısında adını hatırlamadığım bir şehirde sosyoloji okumuş. Yüksek lisans yapmak için geldiği Berlin’deki ilk günüymüş. Okula başlamak için birkaç hafta geç kalmış ve ev bulmaya fırsatı olmamış. Karşılıklı ayaküstü hikayelerimizi dinledikten sonra ben yorgunluktan, Katrin ise ertesi gün erkenden okula gideceğinden ranzalarımıza çekiliyoruz.

Sabah uyandığımda saat 10’a geliyor ve oda boş. Hostelin altında bulunan kafeye inip hızlıca bir kahvaltı ediyorum. Vakit kaybetmeden ikinci kez ziyaret etmek için bana interrail rotamı değiştirtecek ve seyahatimi uzatacak kadar sevdiğim şehrin sokaklarına düşmek istiyorum. Odaya gidip yanıma aldığım günlük eşyaları düzenlerken kameramın olmadığını farkediyorum. Büyük sırt çantamı tamamen boşaltmama, odanın altını üstüne getirmeme rağmen kamerayı bulamıyorum. Kameranın kendisinden çok içinde 6 haftanın tüm anılarının olduğu kartı kaybetmenin paniğini yaşıyorum.

Hızlıca kafamdan filmi geri saymaya başlıyorum. En son kamerayı nerede kullandım, nerede düşürmüş veya çaldırmış olabilirim hatırlamaya çalışıyorum. Aklıma gelen ilk ihtimal tren oluyor. Hemen üzerime bir şeyler geçirip sokağa çıkıyorum. İstikamet Hauptbahnhof. Dev gara girer girmez danışma masasındaki adama olayı anlatıyorum. Kafam nasıl kamerayı bulmaya odaklandıysa sağındaki solundaki çiziğe kadar detay veriyorum. Görevli Alman tüm soğukkanlılığı ile bir form uzatıp bilgilerimi, olayın yaşandığı tahmini zamanı, tren bilgilerini ve kamera detaylarını yazmamı istiyor. Formu teslim ettiğimdeyse o dönem seyahatlerimde cep telefonu kullanmadığım için ertesi gün gelip bilgi alabileceğimi söylüyor.

Umutsuzca dışarı çıkıyorum. 6 hafta boyunca Avrupa’nın en riskli sokakları, en izbe barları, en dağılınmış sarhoşlukları dahil her yerden kazasız belasız kurtulan kamera Almanya’da bir hızlı tren yolculuğunda uçup gidiyor. Kendime o kadar sinirleniyorum ki bir boşluk bulup kendimi tokatlamak istiyorum. Keyifsiz bir şekilde tüm gün kendime söverek Berlin sokaklarını arşınlıyorum. Akşam hostele gelip erkenden cenin pozisyonunda yatıp uyuyorum.

Ertesi gün bir umut sabahın köründe danışma masasının önündeki sıradayım. Her soru soran, saatlerini masanın önünde geçiriyor gibi geliyor. Zamanın göreceliliği üzerine yüksek lisans tezi olabilecek anlar yaşıyorum. Sonunda sıra bana geliyor. Görevliye durumu anlatıyorum. Doldurduğum formla ilgili belgeyi buluyor. Birkaç yere telefon ettikten sonra kafayı kaldırıp bana en istemediğim cevabı veriyor. Öleceğini bildiği hastanın başında bekleyen yakını gibi geçirdiğim bir gün ve bir gece sonunda haberi alınca gözlerim doluyor. Garın önünde bir banka çöküp hüngür hüngür ağlıyorum. Aklıma Oktoberfest’in çıkışında kendi kendime söylediğim “Ulan şu kartı kameradan çıkartsam mı, başına bir bok gelirse Almanya’nın ortasında ağlarım” lafı geliyor. Kendime okkalı küfürler etmeye devam ediyorum. Almanya acı vatan oluyor.

Kendimi toparlayıp, yüzümü yıkayıp teselli aramak için kendimi sokaklara vuruyorum. Acımı dindirmek için gördüğüm ilk bara girip “hey barmen bana en sert içkini hazırla” demek istiyorum ama planlanandan uzun süren interrailden kalan mikroskobik bütçe ancak Kreuzberg’de dürüm-ayrana izin veriyor. Neyse ki çay ikram. Karnımı doyurduktan sonra İstanbul’da kamerasını kaybettiğim arkadaşımı arayıp haberi utanarak veriyorum. Kameranın emanet olması gibi unutulan bir de detay var. Sokaklarda havayı karartıp, 2 bira alıp hostele varıyorum. Hostelin önündeki masada mahalle muhtarı edasında, gelene geçene bakıp bira içerken Katrin geliyor. Ne yaptın ne ettin diye konuşmaya başlıyoruz. Başıma gelenleri anlatıyorum. Gülüyor ve okula geç gelme nedeni olan 3 aylık Brezilya seyahatinin dönüşünde kamerasını içindeki hafıza kartıyla kaybettiğini anlatıyor. Amazon köylerinden, büyük şehirlere geçen, onlarca insanla tanıştığı 3 ayın tüm görüntülerini kaybetmekten bahsediyor. Açıkçası itiraf etmeliyim kıyaslayınca acım biraz hafifliyor.

İki kamerazede eldeki az sayıda bira bitince henüz hipster istilasına uğramamış, mutenalaştırılmamış, işgal evleriyle dolu Prenzlauerberg sokaklarında bar aramaya başlıyoruz. Uygun bir bar bulup hemen çöküyoruz. Kameralarla başlayan muhabbet koyulaşıyor. Katrin Brezilya’ya gitmeden önce uzun zaman beraber olduğu Türk erkek arkadaşını anlatıp, Türklere has anlayamadığı bazı hareketleri bana açıklattırıyor. Sonrasında sırf eski erkek arkadaşı yüzünden Almanya’daki göçmenlerin entegrasyonu ile ilgili yüksek lisans yapmaya karar verdiğini anlatıyor. Almanların entegrasyon politikalarındaki hataları-doğruları tartışıyoruz.

Oradan laf dönüp dolaşıp Fatih Akın ve filmlerine geliyor. Ukalaca uzmanlık alanlarımdan biri olduğu için tüm filmografisinden örnekler vererek Almanya’daki Türk toplumunu konuşmaya başlıyoruz. Kısa ve Acısız’ın göçmen dünyasını tasvirinden başlıyoruz. Duvara Karşı’nın nasıl muazzam bir eser olduğu konusunda hemfikir olduktan sonra muhabbet Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul’a geliyor. Eski manitasıyla tüm Akdeniz ve Ege hattını gezdiğini hatta Eskişehir’i bile gördüğünü ama İstanbul’u filmden sonra görmek için can attığını anlatıyor. Filmdeki müzisyenlerden bildiklerimi anlatıyorum.

Muhabbet ederken hostelde çalışan/yaşayan ve o akşam ahbap olduğum bir elemana rastlıyoruz. O da bize katılıyor. Barın kapanma saati geldiğinde 3 silahşörler hostele yollanıyoruz. Muhabbet o kadar güzel ki o gün garın önünde hönküre hönküre ağlayan adam ben değilim sanki. O gece kafama kazınıyor, iyi insanların birbirinin sıkıntılarını hafifletmek için aynı yerde doğmaya, aynı dili konuşmaya hatta uzun zamandır tanışmaya ihtiyaç duymadığı; insanlığın ortak dilinin başka olduğu.

Share

You May Also Like

4 comments on “Kamera

  1. Gunes AKDOGAN
    10/2015 at 13:44

    Yolun acı durumlarından birisi. İnsanın içini fena acıtır. Benim de bir kez Belgrad’ta özenle çektiğim görüntüler bir kez de Gürcistan videolarım diskten silinmişti. Ağlayasım geldi ama sakin olup bir bardak demli çay içtim üstüne.
    Giden kamera olsun, dosyalar olsun… Hayat sana kalsın 😉

    • I can travel
      10/2015 at 17:51

      ehehe şimdi bakınca ben de abartmışım diyorum. ölüm yok ya sonunda : )

  2. Şeyma
    11/2015 at 23:02

    Ben her okuduğum cümlenin peşinden kameranın bulunacağı haberini alacağım gibi geldi. Neyse, kalbine kazınır nasıl olsa o anılar.

    • I can travel
      11/2015 at 12:46

      aynen öyle, kamerayı kaybettim ama başka şeyler kazandım 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *