,

Kermes – 16. Gün

Cape Town sonrası uğradığım Knysna’da geçirilen 2 sıkıcı gün. Üstelik şehirler arası ulaşım için kullandığım Bazbus’ın otobüs takvimine dikkatsizce baktığım için Çarşamba otobüs seferi olmadığını bilmeden plan yapmışım. Son dakikada öğreniyorum ki Knysna’da (ki nayzna diye okunması gibi bir manasızlığa da sahip) 1 gün daha kalmak zorundayım. Aslında suç bir lagüne kurulmuş ufak kasabanın değil. Bazen bazı yerleri sevmiyorsunuz. Ten uyuşmazlığı diyebiliriz belki de. Yoksa özünde güzel bir yerdi.

Normalde bu tip şeyleri bir işaret olarak görüp işi akışına bırakırım. Ancak bu sefer harekete geçiyorum. Kaybedecek 1 günüm yok. Ertesi gün yola çıkıp sörfçülerin kabesi olan Jeffreys Bay’e varmam gerek. Hemen google abiden aldığım destekle bir otobüs firması buluyorum. Hostelde çalışanlara güvenli midir diye sorup, onayı aldıktan sonra bileti almaya çalışıyorum. Bankadan gelecek şifre mesajı için Güney Afrika hattımı çıkartıp Türkiye hattımı takıyorum. Ancak ilk seferde başarısız oluyorum. İşlem onaylanmıyor. Bu sefer de olmazsa kalıyorum diye kendime söz verip deniyorum. Aynı formları tekrardan doldurmanın getirdiği ruhi ızdırap ve bu sefer gelen sms. Ülke geneli yavaş internet sonucu kağnı hızında ilerleyen bir onay süreci sonrası bilet onayı e-postama düşüyor.

Otobüs öğleden sonra. Ertesi gün öğlene kadar toparlanıp, öğlen belki de Knysna’nın tek sevdiğim tarafı olan meşhur istiridyelerinden yemeğe gidiyorum. Tereyağı, şarap ve blue cheese ile hazırlanan sosta pişirilen istiridyeler o kadar lezzetli ki bitmesin diye hayatımın en yavaş yemeklerinden birini yiyorum. Ardından çantamı almaya hostele gidip, otobüsün kalkacağı yere doğru uzuyorum.

Güney Afrika’da kara ulaşımı çok gelişmiş değil. Genelde beyazlar arabalarıyla seyahat etmeyi tercih ediyor. Siyahi ve renkli denilen asyalı göçmenlerse otobüsleri kullanıyor. Her saat her yere otobüs bulmak oldukça zor. Yakın şehirler arası minibüsler işlese bile onlar da kaza oranı yüzünden pek kullanılacak gibi değil.

Otobüse biniyorum, neredeyse dolu. Bir siyahi ablanın yanına çöküyorum. Koltuklar siyahi kalçasına yapıldığı için geniş geniş gidiyoruz. Tüm otobüs ejderhalı, sihirbazlı bir filme dalmış durumda. Bense aylak aylak camdan dışarıyı izliyorum. Vadilerin, yarların üzerinden geçiyoruz. Hatta bir ara dünyanın en yüksek bungee jumping yeri olan köprüden geçiyoruz. Ah bu yükseklik korkum diyorum içimden. Otobüsle geçerken bile yükseklik korkutucu.

Yaklaşık 2 saat sonra Jeffreys Bay’e yaklaşıyoruz. Ben umarım şehrin içinde durur derken korktuğum şey başıma geliyor ve hiçliğin ortasında bir benzin istasyonunda çantalarımla kalıyorum. Saniyeler içinde acaba otostop mu çeksem yoksa taksi mi çağırsam gibi düşüncelere boğulmuşken bir anda benimle aynı otobüsten inen 14-15 yaşlarında genç bir adam dikkatimi çekiyor. Yanına gidip şehir merkezine nasıl giderim diye soruyorum. O esnada 75-80 civarlarında yaşlı bir kadın yanına geliyor ve “ne oldu?” diye soruyor.

Durumu anlatıyorum. “Nerede kalacaksın” diyor. “Bilmem” diyorum. Plan yapmamıştım gelirken, sadece bir kaç hostelin adına bakmıştım. Kafama göre bir yerde kalacaktım. İlk aklıma gelen hostelin adını söylüyorum. Kadın bir anda dönüp “aaa biz o sokağın köşesinde oturuyoruz, seni atarız oraya” diyor. Hemen arabanın yanında duran eşine “Değil mi” diye sorup, kafasıyla onayı alınca sırt çantamı bagaja atıyorum. Yolda sohbete başlıyoruz. Torunlarını otobüsten almaya gelmişler. Adam emekli papazmış. Zambiya’da uzun seneler misyonerlik yapmış. Kadın ise gönüllü olarak kilisede çalışıp, Aids hastaları ve muhtaçlar için bağış toplamaya çalışıyormuş. Torunları ise Cape Town civarında bir kasabada yaşıyormuş. Yaklaşık yarım saatte dünya turumdan, siyasetten ve iki ülkenin yöneticilerinin benzerliklerinden konuşuyoruz. Tanıştığımız andan itibaren yüzünden gülümsemeleri eksik olmayan bu şahane aile beni hostelin kapısına kadar bırakıp hatta çalışanara kadar emanet edip öyle evlerine dönüyorlar. Son dakikada hatırlayıp fotoğraflarını çekmek istiyorum. Arabadan inip poz veriyorlar. Sarılışıp ayrılıyoruz. Bir de ertesi gün başlayacak olan Noel kermesine davet ediliyorum.

Hostele girer girmez, enerjim yükseliyor. Hostelde bangır bangır Manu Chao çalıyor. Hem resepsiyon hem de bar olan yere doğru ilerliyorum. Kimse yok. Bahçede bira içip mangal yakmaya çalışan kalabalık iri kıyım Güney Afrikalı beyaz ergen kabilesine “neredeler biliyor musunuz?” diye soruyorum. Gelirler şimdi cevabını aldıktan 5 dakika sonra resepsiyona biri geliyor. Aksanından İtalyan olduğunu anlıyorum. Gönüllü olarak hostelde kalıyormuş. Memleket neresi diyorum, Milano diyor. Bizim birader de 3 sene orada okul okudu diyorum. Aynı okuldan çıkıyorlar. Akrabalık mertebesine erişmeden sen bana odayı göster diyorum.

Odaya giriyorum 2 genç hanımefendi yataklarında telefonlarıyla uğraşıyorlar. Çantamı bırakıp tanışma faslına geçiyoruz. Tatilde misiniz diye soruyorum, “yok dünya turundayız” diyorlar. Yok artık diyorum. İnsanın kendini Truman Show filminin kahramanı gibi hissettiği anlardan birini yaşıyorum. Bugün her şey denk düşüyor. Laf lafı açıyor. 18 yaşında 2 alman kız olarak liseyi bitirip üniversiteye başlayana kadar 6 aylık bir dünya turuna çıktıklarını öğreniyorum. Sağolsunlar onlar da beni çıtır sanıp hala öğrenci olduğumu hatta en fazla 25-26 gösterdiğimi söylüyorlar. 30 yaşında olduğumu söyleyip biraz hikayemi anlatıyorum.

Üzerimi değiştirip hostelden fırlayıp kasabayı keşfetmeye başlıyorum. Akşam olduğu için oldukça sakin. 1-2 bar harici canlı pek bir yer bulamıyorum. Plaja atıyorum kendimi. Muazzam bir gün batımı yakalıyorum. Gökyüzünün mavi, sarı, pembe, mor hatta kelime dağarcığımda bulunmayan renklere bürünmesini izliyorum. Hostele dönüp, günün yorgunluğu ve birçok güzel insana denk gelmenin huzuruyla kendimi uykunun kollarına teslim ediyorum.

Ertesi sabah erken uyanıp internet kullanılmazken bazı işlerimi hallediyorum. Hostelin uyduruk kahvaltısından sonra giyinip çıkıyorum. Hedefim profesyonel sörf yarışmalarının da yapıldığı Supertube plajını görmek. Gidince boş bir plaj ve ufak dalgalarla karşılaşıyorum. Sörf malzemeleri satan bir dükkana nedenini soruyorum “Kışın geleceksin diyorlar, Haziran Temmuz buranın en güzel zamanı. Yazın pek bir şey olmaz.” diyorlar. hafif bir hayalkırıklığı ile ayrılıyorum oradan.

Ardından yürüyerek kasaba merkezine doğru gidiyorum. Bu esnada bir binanın girişinde, üzerince Afrikan dilinde Noel falan yazan bir afiş görüyorum. Acaba bu bizim kermes olabilir mi diyip içeri dalıyorum ve yaş ortalaması 97 olan bir ekibin içine düşüyorum. Evet, doğru yerdeyim. Teyzelerin evde yaptıkları kekleri, börekleri, rengarenk el işlerini, reçelleri hatta evlerindeki bazı eşyaları sattıkları kermesteyim. Ufak bir tur atıp, öğle saatinin de yaklaşmasıyla masalarda ilgimi çeken yiyecek şeyleri kesiyorum.

Tam o esnada beni hostele bırakan ailenin anneannesiyle karşılaşıyoruz. Gelmeme çok mutlu oluyor. “Aç mısın?” diyor, daha cevap vermemi beklemeden, kolumdan tutup mutfak gibi kullanılan alana götürüyor beni. Bu esnada kilise cemaatindeki tüm teyzelere de hikayemizi anlatıyor. “Jeffels yedin mi hiç?” diyor. “O nedir” diye soruyorum. “Dur” diyor bana hemen bir Jeffels söylüyor, ardından da ekliyor “Kerrie olsun ama”. Jeffels soğan, havuç ve etli bir harcın kullanıldığı yuvarlak bir sandviç. Tost ekmeğiyle yapılıp, kızartılıyor. Oldukça lezzetli. Yanına bir de roibos çayı söylüyorum. Tam ne kadar derken “ödendi bunlar” cevabıyla karşılaşıyorum. Anneanne iki arada ödemiş herşeyi. Yanıma gelip “Tanrı seni korusun” diyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Güney Afrika’nın bir sahil kasabasında, dün beni ıssızlıktan kasabaya getiren yaşlı bir kadın tarafından karnım doyuruluyor. Bu seyahate çıkarken günlük hayatlarında kaybolan insanlara dünyanın hala iyi bir yer olduğundan bahsedeceğimi söylemiştim. Ancak bazen ben bile bu iyi insanlar karşısında ağır bir mahçubiyete düşüyorum.

Şehirde dolaşıyorum. Bugün rüzgar sert. Sörf kiralamak yerine sahilde kitesörf yapanları izliyorum. Kafamda “acaba böyle bir yerde doğup büyüseydim ne olurdum?” sorusu var. Genelde bu soru her gittiğim yerde aklıma gelse de, sevdiğim yerlerde detaylı olarak cevaplamaya çalıştığım bir şey haline geliyor. Güneş inişe geçmeye başladığındaysa hostele yollanıyorum. Ana cadde haricinde kaldırımlar çim. Çoğu insan şehirde çıplak ayakla geziyor. Belki de o yüzdendir diye düşünüyorum.

Yol üzerinde alışveriş yapıyorum. Hostele geldiğimde Bazbus’a mesaj atıp bir sonraki akşam için Port Elizabeth otobüsüne yer ayırtıyorum. Sonra hostelde bizim İtalyanlarla konuşmaya başlıyoruz. 3 kişilermiş. Okulu bitirip önce Kaliforniya’ya dil okuluna gidiyorlar, bakıyorlar ki ortam çok güzel ama hayat çok pahalı. İtalya’ya dönünce araştırmaya başlıyorlar ve en benzer hayatın burada, Güney Afrika’da olduğunu buluyorlar. Önce biraz Cape Town’da takılıyorlar, sonra da Jeffreys Bay’e bu hostele geliyorlar. Bedava konaklama karşılığında hostelde yarı zamanlı çalışmaya başlıyorlar. Onları dinledikten sonra ben de biraz hikayemi anlatıyorum. Ardından muhabbet “ya birader sen bi akşam daha kal, hava zaten yarın da kötü, istediğin gibi sörf falan yapamayacaksın, hem yarın akşam bahçede mangal yaparız, hem de cumartesi sörfe gideriz”e bağlanıyor. 5 dakikada değişir bütün işler deyip Bazbus’u arıyorum ve biletimi bir gün sonraya alıyorum. Port Elizabeth mi, başka bir zamana artık.

Share

You May Also Like

5 comments on “Kermes – 16. Gün

  1. kübra
    12/2015 at 20:58

    her yeni yazında heycanlanıp kendi dünya turu hayalim için plan yapıyorum 🙂 umarım hep daha da güzel insanlarla karşılaşırsın:)

  2. gamze kayikcioglu
    12/2015 at 17:34

    Merhaba,

    Instagram fotografının altında o anki yaşadığın mutluluğun sana göre tanımını yapmışsın, ben de kendi blogumda mutluluğumu şu şekilde tanımlamıştım.

    “Şu an bu mekanda 12 kişiyiz ve sadece 3 kişi telefonuyla uğraşmıyor. Zorunlu girdiğim telefon detoksundan beri daha çok düşünür oldum. Sanki gerçeklikten sıyrılıp havada asılı kaldım. Bazen hostelde uykumdan uyanıp nerdeyim ben diye soruyorum kendime, evde miyim diye bakınıyorum etrafıma. Yanlış anlaşılmasın, hüzünlü bir şey değil bu, yollarda olmaktan şikayet etmiyorum. Daha çok bulutumsu; dışarıdan bakıldığında pamuk tarlası gibi üzerine atlamak istersin ama içinden geçerken çok yumuşaktır, hiç hissetmezsin, normal akışında gibi olur her şey. Bulutların pamuk tarlası olmadığını anladığımdaki şaşkınlığım gibi bir hayal kırıklığım yok, sadece gerçeklikten ayırt edilemeyen belli belirsiz bir rüyadayım gibi. Sanırım bunun sebebi benim geliş amacımla alakalı. Belki arkadaşlarımla gelseydim veya niyetim çılgınca eğlenmek olsaydı çok daha farklı süreçlerden geçecektim. ”

    Çok benzettim tanımları, demek ki insanoğlunun mekanizma basit, insandan insana çok da çılgın farklılıklar göstermiyor.

    Enjoy yourself.

  3. Deniz
    09/2016 at 23:41

    Zaman tutmuyor ama mesela şu an Afrika’nın güneyinde bi teyzenin kermes için kek yaptığını düşünmek nedense beni çok etkiledi. Başka ülkeleri hatta kendi ülkeni bırak, kendi evinin dışında bile bir hayatın devam ettiğini nedense fark etmiyoruz

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *