,

Köşedeki Yabancı – 139. Gün

İlk defa bir shinkansendeyim. Japonların efsanevi hızlı trenleriyle Echigo Yuzawa’ya gidiyorum. Niyetim bu ufak kasabadan da bir otobüse atlayıp Japonya’nın ünlü kayak merkezi Kagura’ya ulaşmak. Tren önce 1-2 katlı evlerin olduğu Tokyo’nun banliyölerinden geçiyor. Şehirden biraz çıkınca fabrikalar ve ticaret merkezleri var. Büyük küçük tüm yapılar o kadar düzenliki adeta Lego’dan yapılma bir ülkede ilerliyoruz. Sürekli telefonumdan ulaştığımız hıza bakıyorum. 280-290km ortalamayla giden bir demir yığınının içindeyim ve aşırı heyecanlıyım.

Bir süre sonra erken kalkmamın etkisiyle gözlerim kapanıyor ve içim geçiyor. Uyandığımda penceremdeki evlerin, yolların, ticaret merkezlerinin ve fabrikaların yerlerini dağlar, nehirler ve grimsi bir gökyüzü almış durumda. Echigo Yuzawa’ya yaklaştığımızı görüyorum. Yaklaşık 2 saat sonunda yolculuğum sona eriyor. İstasyonda sağa sola bakarken beni kayak merkezine götürecek olan otobüsü birkaç dakika ile kaçırıyorum. Durakta asılı tarifede gir sonraki otobüs ise bir buçuk saat sonra görünüyor.

Fırsat bu fırsat deyip kasabada gözüme kestirdiğim bir yöne yürümeye başlıyorum. Göze sakil gelen en ufak bir durum yok. Sanki ülkenin kırsal kesiminde değil de şehrin merkezi bir mahallesindeyim. Japonya’nın geneline hakim huzur ortamı burada katlanarak karşıma çıkıyor. Neredeyse rüzgar bile sessiz esecek, kuşlar sessiz cıvıldayacak, eriyen karın suyu sessiz akacak. Birkaç yüz metre sonra evler bitiyor. Geri dönüyorum. Diğer tarafa doğru yürüyorum. Yine kasaba bitiyor.

Öğle saatinin yaklaşması ve trene yetişmek için edilen uyduruk kahvaltı sonucu karnım acıkıyor. Kasaba merkezindeki lokantalara göz atmaya başlıyorum. Japonyada lokantaların genelde vitrinlerinde ne sattıklarını gösteren bu maketler var. Bunlardan hoşuma giden birine giriyorum.

Lokantada zaman durmuş adeta. 1980lerde birisi düğmeye basmış ve dükkana o tarihten sonra yeni bir şey girmemiş gibi bir ortam var. Lokantayı 2 yaşlı teyze idare ediyor. Japonya’daki en enteresan şeylerden biri yaşlıların hala çok dinç ve çalışma hayatında aktif olması. Hayattan kolay kopmuyorlar. Emekliliği işe yaramaz bir duruma gelmek gibi algılıyorlar. Japon toplumunun temelini oluşturan verimlilik esasını hayatlarına yansıtıyorlar ve son güne kadar toplumda görev almak istiyorlar.

Oturur oturmaz önüme hemen su ve yeşil çay geliyor. Japonlar yemekten önce yeşil çay içmeye bayılıyorlar. Açıkçası soğuk havadaki yürüyüş sonrası çok bayılmamama rağmen ilaç gibi geliyor. Vitrinde gözüme kestirdiğim ve fotoğrafını çektiğim köri soslu tavuk siparişini telefondan göstererek veriyorum. Bu esnada çevreyi gözlemlemeye başlıyorum.

Kasaba eşrafından iki adam bira içip koyu bir muhabbetteler. Arada daha çok servisle uğraşan yaşlı teyzeye laf atıp mavra yapıyorlar. Televizyonda gezelim yiyelim tadında bir program açık. Japonya’nın güneyinde bir şehirdeki abur cubur ağırlıklı yiyeceklerin satıldığı dükkanlar geziliyor teker teker. Gürültülü bir Japon kız bağırarak bu yerlerle ilgili bilgi veriyor. Kendimce adamların muhabbetlerine senaryolar yazıyorum. Acaba bu senenin mahsülünden mi konuşuyorlar, hükümeti mi eleştiriyorlar diye içimden geçiriyorum. Japon kırsalında bir çiftçinin ne gibi dertleri olur acaba sorusunun cevabını arıyorum.

Böyle gereksiz sorularla insanları ve televizyondaki programı izlerken yemeğim geliyor. O esnada içeri adamlardan birinin karısı geliyor. Güler yüzlü sevimli bir kadın. Yanımdaki masaya oturup muhabbete ekleniyor. Ben yemeğe başlıyorum. Yüzyıllar önce yollara düşen ve Ahmet Haşim’in “Harikuladelikler Avcıları” olarak nitelendirdiği seyyahların, dillerini bilmedikleri yabancı diyarların kuytu köşelerinde durup dinlendikleri hanlar gibi oluyor lokanta bir anda gözümde. Yüzyıllar sonra Asya’nın en ucundaki adada bir yabancı, bir lokantanın köşesinde çevresini dikkatlice izleyerek yine yemek yiyor.

Bu esnada suyumun hepsini içiyorum ve boş bardağı masaya koyuyorum. Yan masada oturan Japon kadınla göz göze geliyoruz. İnsani bir tepkiyle birbirimize gülümsüyoruz ve hafifçe başımı öne eğerek kadını selamlıyorum. Tam yemeğime döndüğüm esnada yerinden kalkıyor ve bardağıma hamle ediyor. Ben şaşkın bakışlarla kendisini izlerken gidip bardağıma sanki ikimizde lokantanın müşterisi değiliz de ben onun evinde misafirmişim gibi su doldurup getiriyor. Nasıl teşekkür edeceğimi şaşırıyorum. Ağzımda Japonca teşekkürler kelimesi çıksa da yeterli olmayacağını düşünüyorum. Japonların nezaketine karşılık Japonca’da teşekkürlerden çok daha kuvvetli bir kelime olması gerektiği kafamdan geçiyor.

Kadınla sohbete başlıyoruz. Ortak hiçbir lisanımız yok. Kadın Japonca soruyor. Ben anladığım kadarıyla İngilizce cevap veriyorum. O da anladığı kadarıyla tekrar soruyor. Diğerleri muhabbet arasında veya televizyondan fırsat buldukça araya laf atıyorlar. Böylece köşede yemek yiyen yabancı adam bir anda handakilerle iletişim kuruyor.

Saatime bakıyorum otobüs saati yaklaşıyor. Hesabı ödeyip, mekandakilerle vedalaştıktan sonra durağa yürüyorum. Kısa bir bekleyişten sonra otobüs geliyor. Yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuk sonrası Mitsumata’da iniyorum. Çevredeki 2-3 malzeme dükkanından gözüme kestiğim birine girip malzeme kiralayacağımı söylüyorum.

Birçok ülkenin tam tersine kiralayacağım malzemeler çok yeni görünüyor. Snowboardumu seçmeme izin veriyorlar. Baktığım tüm boardlar neredeyse yepyeni. Ardından beni koca bir kıyafet reyonuna götürüp istediğim kıyafet takımını giyebileceğimi söylüyorlar. En eskisi 2-3 sezonluk olan, gıcır gıcır, tertemiz kıyafetler var karşımda. Uzunca bir süre kararsızlık yaşayıp sevdiğim bir takımı seçiyorum. Japonların mükemmeliyetçiliklerinin her konuda karşıma çıktıkça ağzımın açık kalmasını durduramıyorum. Vasat veya kötü gibi bir seçenek Japonlar için yok. Her konuda her şeyin en iyisini yapmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Bu nedenle de toplumsal olarak çok büyük bir baskı altında yaşayıp, kolayca depresyona girebiliyorlar.

Malzemeleri alıp, üstümü değiştirip beni pistlere ulaştıracak olan gondola atlıyorum. Hem Pazartesi olması hem de sezonun kapanmış olmasından dolayı ortalık boş. Yukarıya çıkınca hava bozuyor ve sis basıyor. Bu nedenle haritada görüp heveslendiğim tüm pistleri kullanmam imkansız hale geliyor.

Herkesin kaydığı pistten kaymaya başlıyorum. Upuzun bir yazdan sonra tekrar kara ve snowboard yapmaya kavuşmamın mutluğu var içimde. Liftte 4 ay önce Japonya’da snowboard yapacağımı söyleseler vereceğim tepkileri düşünüyorum. Neredeyse olmayan lift sırasında sürekli denk geldiğimiz panda şapkasıyla çocuğuna kaymağı öğreten Japon babayı izliyorum. İn çık yapa yapa akşam oluyor.

Gondola atlayıp dükkana geri dönüyorum. Üstümü değiştirdikten sonra istasyona gitmek için otobüs saatini soruyorum. Çalışan genç 10 dakika bekleyin diyor. Herhalde dışarıda soğukta bekletmek istemiyorlar diye içimden geçiriyorum ve elektrik sobasının başına çöküyorum. 10 dakika sonra bir adam içeri giriyor ve genç adam arabanız geldi diyor. Kaç para falan diye sormaya çalışırken kendilerinden malzeme kiraladığım için beni ücretsiz olarak istasyona götüreceklerini belirtiyorlar.

Arabayla kısa bir yolculuk sonrası istasyona geliyorum. Trenin gelmesini beklerken yerel yiyecekler satan dükkanları geziyorum. Perona çıktığımda tüm gün beraber kaydığım insanları görüyorum. İnsanlar da benim gibi Tokyo’ya dönüyorlar. Trene biner binmez yorgunluktan uykuya dalıyorum. Uyandığımda havayı kararmış buluyorum. O esnada Tokyo’ya giriyoruz ve şehrin neonları beni yeniden karşılıyor.

 

Share

You May Also Like

4 comments on “Köşedeki Yabancı – 139. Gün

  1. tolga
    08/2016 at 13:37

    başkan tokyo videoları bekliyoruz
    hatta sadece videolardan oluşan bir post yapsan süper olur

    • I can travel
      08/2016 at 06:27

      video işi biraz vakit alıyor. belki dönünce yaparım. yolda zor 🙂

  2. Beyza Sade
    12/2016 at 23:53

    Yazılarınız sıcak bi gülümsemeye yol açıyor yüzümde, teşekkür etmeden geçmek haksızlık olurdu…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *