,

Kuzey Amerika’daki İlk Liman – 157. Gün

Dünyadaki en büyük su kütlesinin üzerinde “çelik kanatlı bir kuşun karnındayım”*. Macellan’ın geçmek uğruna haftalarını harcadığı, onlarca tayfasını feda ettiği, kalanların açlıktan gemilerin meşin kısımları ıslatıp yedikleri, sakin görünümlü uçsuz bucaksız Pasifik’i birkaç saatte aşarken aklımda Borges’in satırları var:

Zaman ve zamanın savaşları; Tanrı’nın betimini silip süpürdü, ama Tanrı’nın öteki sureti, deniz, hala duruyor.

Bol su içmek, bacak egzersizleri yapmak, yemek saatlerini hesaplayıp uyumak ve yazmak gibi standart uzun uçuş ritüellerini yerine getirdikten sonra artık uçağımın Vancouver’a inmesini bekliyorum. Kalacak yerim yok. Listelediğim iki hostele gitmek gelmiyor içimden. Gümrükte uzun bir sorgu sual faslı sonrası artık Kanada topraklarına giriş yapıyorum. Havaalanını terk etmeyip bir kahveci buluyorum ve ucuz kahve eşliğinde Couchsurfing’den beni misafir etmek isteyecek insanlara mesaj atmaya başlıyorum. Bir süre sonra Dan’den mesaj geliyor.

Adresi not edip, trene atlayıp şehir merkezine gidiyorum. English Bay’deki dev apartmanlardan birini gösteriyor adres. Eve girdiğimde benden başka 3 kanepe sörfçüsüyle daha karşılaşıyorum. Dan adeta Vancouver’ın sığınma evi olmuş. Bir Türk, bir Yunan, bir Brezilyalı ve iki Kanadalı muhabbete başlıyoruz. Gecenin ilerleyen saatleri gelince herkes bulduğu yere çöküp, uyuyor.

Ertesi gün yolculuk ve saat farkı nedeniyle uyumaya doyamıyorum. Kalktığımda evde kimse yok. Çıkıp önce Asya’da pek özlediğim peynirli yumurtalı ve şarküteri ürünlü kahvaltıya kavuşturuyorum midemi. Ardından yol nereye götürürse diye Vancouver sokaklarına bırakıyorum kendimi. Yağmur başlıyor ve kendimi şehir kütüphanesine atıyorum. Benimle beraber evsizler de kütüphaneye sığınıyorlar. Hepsi birer kitap alıp koridorlara çökmüş, yağmurun dinmesini bekliyorlar. Vancouver’ın yumuşak ikliminden dolayı ülkenin en yüksek evsiz nüfusuna sahip olduğunu sonradan öğreniyorum.

Yağmur diniyor, ben evin yolunu tutuyorum. Dan’in şahane manzaraya sahip bir balkonu var. Kanada’daki ilk günümü elimde birayla bu şahane balkonda tamamlıyorum. Sonraki günler Vancouver’ın havalı şehir merkezinde, Stanley Park’ın bitmek bilmez koşu parkurunda, English Bay’in kumsallarında, Gastown’un butik birahanalerinde, gökkuşağı bayraklarıyla donatılmış Westend’in kahve dükkanlarında ve yerdeki kullanılmış şırıngalara basmamak için yürürken zeybek oynanan, tek zararları kendilerine olan eroinmanların üç kuruş için son eşyalarını sattıkları veya eroinle takas ettikleri Eastend sokaklarında geçiyor.

Vancouver, Seattle ile yakınlığından dolayı 80 ve 90’lı yıllardaki o meşhur grunge akımının merkezlerinden biri. Bu nedenle insan kimi zaman kendini özellikle Eastend’de dolaşırken Bukowski’nin satırlarında dolaşır gibi hissediyor. O kitaplarda anlatılan sarhoşlar, bağımlılar, terkedilmişler veya terkedenler, başka hayatları seçenler, evsizler, serseriler, hep kaybeden kumarbazlar sanki bu sokaklarda tutunmaya çalışıyorlar.

Günlerden bir gün şehirde bir festival olduğunu öğreniyorum. Üstelik festival eve 10 dakika yürüyüş mesafesindeki Sunset Beach’de yapılıyor. Evden çıkıp festival alanına gidiyorum. Yaklaştıkça alanın üzerinde bir duman tabakası beliriyor. Çünkü bu her nisanın 20’sinde kutlanan 420 Dünya Ot Günü Festivali. Kanada’nın British Columbia eyaletinin yasaları tıbbi amaçlarla ot kullanımına izin veriyor.

Festival alanına giriyorum. Onlarca tezgah var. Tezgahların bir kısmında çeşitli otlar satılırken bazılarında ot tüketiminde kullanılan araç ve gereçler satılıyor. Kimi tezgahlar ise ot ihtiva eden browni, kek, kurabiye, şeker veya çay gibi ürünleri satıyor.

Ortalık adeta renk cümbüşü. İnsanların bir kısmı festivalden aldıkları ürünlerle kumsala yayılmış güneşin tadını çıkartıyor; diğer kısmı ise festival sahnesinde sahne alan müzisyenlerin bolca madırfakırlı(annesi fakir) şarkılarını dinliyor. Bir avuç polis ise bir köşede gülerek birbiriyle sohbet ediyor.

Sağda solda uyarı tabelaları var. Çok takılmayın, suluyla karıştırıp taklaya gelmeyin, paf küf yapıp araç kullanmayın gibi uyarıların altındaki imza Vancouver İl Sağlık Müdürlüğüne ait. Bir süre sonra Dan ve bir arkadaşının da katılmasıyla üç silahşörler gibi festivali beraber dolaşıyoruz. Kimsenin kimseye yan baktın diye dalaşmadığı, kavga gürültünün olmadığı, batının ahlaksızlığınınsa en son noktasına kadar yaşandığı bu festival hava kararınca son buluyor ve herkes evine dağılıyor.

Vancouver’da en çok vakit geçirdiğim yer ise Dan’in balkonu. Her öğleden sonra Dan işini bitirdikten sonra uzun uzun dünya ve hayat üzerine muhabbetlere dalıyoruz. Dan’in enteresan bir kariyeri var. Vancouver Üniversite’nde psikoloji okuyor. Mezun olunca yaşlı hastalara destek veren bir kurumda çalışıyor. Sonra bu iş onu tatmin etmeyince ayrılıp inşaatlarda çalışmaya başlıyor. Kanada’da inşaat işinde çalışmak çok güzel para kazanmanızı sağlıyor. Ancak bir süre sonra ömrü boyunca bunu yapmak istemediğini fark ediyor.

Bir süre daha inşaatlarda çalışıp, para biriktirip bir köpek gezdirme şirketi kuruyor. Her gün onlarca köpeği gezdiriyor, seyahate giden müşterilerinin köpeklerine onlar yokken göz kulak oluyor. Şu anda sistemine kayıtlı 186 köpek var ve şirkette 6 kişi çalışıyor. Dan’e neden bu iş diye sorduğumda cevabı köpekleri çok seviyorum oluyor.

2 hafta boyunca başka hayatların mümkünlüğü, kozmopolit yapısı, güzel yemekleri, şahane parkları, güzel mahalleleri ve arada 90’lara gidip gelen bir zaman makinasıyla Vancouver, Pasifik’in öte yanında bana güzel bir giriş limanı oluyor. Dan’in balkonunda biramı havaya kaldırıp, kendimce şehri selamlıyorum. Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent’te yazdıkları aklıma geliyor. Macellan’ın neden inatla, karşımdaki bitmek bilmez mavi sonsuzluğu geçmeye çalıştığını galiba açıklıyor:

Yalnızca tek şey adına güvenli suları terk eder, kendi köklerimizi keseriz. Adem’in, uğruna ölümsüzlüğü teptiği tek şey adına: Bilinmeyen.

*Betimleme Nedim Gürsel’ aittir.

Share

You May Also Like

2 comments on “Kuzey Amerika’daki İlk Liman – 157. Gün

  1. duygu
    08/2016 at 16:18

    güzel, canım bira çekti. sakalını kes bu arada, sana hiç ama hiç gitmiyor.

  2. Burcu Basar
    09/2016 at 18:22

    Çok güzel yazmışsın, eline sağlık. Evin manzarası da gerçekten harika.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *