,

Kyoto’nun Gülen İnsanları – 145. Gün

Güneşli bir Kyoto sabahı. Kaldığım hostelden çıkıp istasyona gidiyorum. Kaotik ve dev Kyoto tren istasyonundan yiyecek bir şeyler aldıktan sonra bölgesel trene atlayıp Nara’nın yolunu tutuyorum. Nara, Japon İmparatorluğu’nun eski başkenti olan Kyoto’nun hemen yakınındaki zamanın en önemli dini merkezi.

Trenin ilk vagonuna atlayıp hem yolu izleyip hem de kahvaltı ediyorum. Aslında Japon kültürüne göre yaptığım kabul edilebilir bir davranış değil. Ülkede sokakta bir şey yemek hatta su içmek bile büyük bir nezaketsizlik olarak görülüyor. Ancak vakitten kazanmak için hızlıca aldıklarımı ağzıma tıkıyorum.

Kısa bir yolculuk sonrasında Nara’ya varıyorum. Turistlerin izlediği ana yol yerine ara sokaklara dalıp tapınaklara ulaşmak istiyorum. Ufak evlerin, daracık sokakların arasından geçiyorum. Sonunda tapınaklara ev sahipliği yapan Nara Parkına varıyorum. Nara Parkı’nın en önemli özelliğiyse içinde yaşayan ve kutsal olduğuna inanılan geyikler.

Parkta yürümeye başlıyorum. Bir anda sağımda solumda geyikler belirmeye başlıyor. Adeta fantastik bir film seti gibi ortalık. Geyikler parkta satılan bisküvilere bayılıyorlar. Yol boyunca seyyar satıcılar bu bisküvilerden satıyor ve geyikler de Eminönü’ndeki güvercinler misali bu satıcıların çevresinde dolanıyorlar. Park Cumartesi olmasının da etkisiyle her yaştan insanla dolu.

Huzur dolu parkın içerisinde sağa sola baka baka Kasuga-taisha tapınağına varıyorum. Burası Japonların yeni doğan çocuklarını getirdikleri veya evli çiftlerin düğün törenleri için geldikleri oldukça kutsal bir tapınak. Tapınağın girişinde kucağında yeni doğmuş bir anne görüyorum. Arkasından bir geyik yaklaşıyor. Anne hiç istifini bozmadan geyiğin gelişini izliyor. Bir süre sonra geyik bebeğin çıplak ayaklarını yalamaya başlıyor. Tüm aile bu kutsal anı izliyor. Bana da Japonların doğayla ilişkileri üzerine güzel bir örnek oluyor.

Tapınağın içine giriyorum. Biraz dolaştıktan sonra uzay gemisiyle yeni dünyaya inmişler gibi kıyafetleriyle yeni evli bir çift geliyor. Gelin ve damat çok havalılar. Tapınaktan çıkıp parka doğru geri yürüyorum.

Yolda hoşuma giden bir noktada seyyar satıcıdan bir paket bisküvi alıyorum. Alır almaz çevremi 3 geyik sarıyor. Fotoğraf çekmek için bisküvileri elimde tutarken bir anda biri arkamdan gelip ısırmaya başlıyor. Geyikler pek sabırsız. Dertleri beni köşeye sıkıştırıp bisküvileri almak. Bakıyorum taciz giderek artıyor, bir kaza çıkmasın diye paketi hemen açıp bisküvileri yedirmeye başlıyorum. Kısa sürede bisküvilerin bitmesiyle geyiklerin bana olan yoğun ilgisi de sona eriyor.

Parkta güzel manzaralı bir bank bulup termosumda kalan çayı içiyorum. Yürüyerek tren istasyonuna geri dönerken Nara’nın meşhur yiyeceği Mochi’nin meşakkatli yapılışına şahit oluyorum. Trende Kyoto’ya dönerken Japonya’yı rotama ekleme nedenim olan Engin’den “Bu akşam bu lokantada yiyorsun” içerikli kesin bir mesaj alıyorum. Gelen resimde Japon mutfak sanatları ustası ünvanlı bir kartvizit var.

Hostele dönüp biraz dinlendikten sonra kartta yazan adrese gitmek üzere yola çıkıyorum. Lokanta internetteki hiçbir harita servisinde ve yemek ağında yok. Sokağı bulup dalıyorum. Kartın üzerindeki sembolden kapısını bulup içeri adım atıyorum.

Barda müşterilere içki servis eden bir adamla karşılaşıyorum. Önce Japonca, ardından anlamadığımı anlayıp bozuk bir İngilizce ile yemek için mi geldin diye soruyor. Evet cevabını veriyorum ama servisimiz yok diye beni adeta kovuyor. Neyse ki şok kısa sürüyor ve Engin’in mesajının devamı aklıma geliyor; yazdığı gibi Tokyo’dan selamını iletiyorum. Bir anda gülerek “Ooo hoşgeldin, buyur” tepkisiyle karşılaşıyorum. İşte böylece Takashi Usta ile tanışıyoruz.

Benim dışımda dükkanda 5-6 kişi daha yemek yiyor. Her biriyle bizzat ilgileniyor Takashi Usta. Adeta tek kişilik ordu. Tüm yemekleri bardaki ufak mangalında pişiriyor. Servisi yapıyor. Mutfakta bulaşıklara yardım eden bir kişi var sadece. Ben de bara çöküyorum. Ne içeceğimi soruyor, soruyu ikiletmeden sıcak sake cevabını veriyorum. Takashi Usta’nın özelliklerinden biri de sake uzmanı olması. Bir sürahi sakeyi ısıttıktan sonra başlıyor özelliklerini anlatmaya. Ardındansa ne yiyeceksin diye soruyor. Aslında bu soru nezaketen çünkü mekanda menü falan yok. Ustam sen ayarla bir şeyler tadında laflar edip mesajı veriyorum. Mesajı alıp mangalın başına geçiyor.

Karşımda yaptığı işe adeta aşık bir adam var. Yemek hazırlamak, onu sunmak ve beğenilmek adeta onu arşa taşıyor. Aldığı her övgüyle bulutların üzerinde raks ediyor. Sakeleri anlatırken adeta sevdiği kadından bahsediyor. Zaten gecenin sonunda kafalarımız güzel olunca bir şişeye sarılıp “sakın çaktırma sevgilimden daha çok seviyorum.” itirafı tutkusunu özetliyor adeta.

Takashi Usta o gece önüme öncelikle çeşitli sebzeler koyuyor. Bu kadar sıradan sebzelerin bu kadar iyi pişirilip servis edilebilmesine şaşırıyorum. Bunların arasında en sıra dışı olansa bambu oluyor. Ardındansa hayatımda yediğim en lezzetli somonu ve Japonların meşhur bifteklerinden tadıyorum. Damağımda adeta karnaval var.

Bu esnada sakeler su gibi gidiyor. Dükkandaki diğer insanlarla kadehler kaldırılmaya başlanıyor. İkinci içtiğim sürahideki sakenin tek pirinç tarlasından yapıldığını öğreniyorum. Bir süre sonra mekana Takashi Usta’nın bir arkadaşı geliyor. Bara oturup bizimle içmeye başlıyor. Takashi Usta beni ve orada oluş nedenimi Japonca lokantadakilere anlatıyor. Bir grup insan Sake’nin gücüyle gülümseyerek anlaşıyoruz.

Yemekler sonlanmış, sürahilerin dibi görünmüşken ustanın arkadaşı bir şeyler söylüyor. Takashi Usta aynen bana çeviriyor. Adamın Kyoto’nun eski şehir kısmında halka kapalı, tarihi bir tapınağın baş rahibi olduğunu öğreniyorum. Üstelik Pazar sabahı beni tapınağı gezmeye davet ediyor. Tapınağın en önemli özelliği ise Kyoto’nun eski şehir kısmındaki iki kuleden birine sahip olması. Bu harika davet üzerine Takashi Usta’nın yolluk olarak ikram etmeye doyamadığı sakeleri de mideye indirip boş Kyoto sokaklarına kendimi atıyorum.

Sabah çalan alarmla yataktan zıplıyorum. Hemen giyinip kahvaltı bile etmeden fırlıyorum. Hızla eski şehrin sokaklarını geçip tapınağın kapısına varıyorum. Başrahibi arayıp geldiğimi söylüyorum. Kapıya gelip beni içeri alıyor. Öncelikle gösterişli ibadet salonunu geziyoruz. Yüksek sınıfa ait bir tapınakta olduğumu anlıyorum.

Ardından kuleye doğru ilerliyoruz. Kulenin en önemli özelliklerinden biri klasik Japon üslubunda inşa edilmiş olmasına rağmen iç süslemelerinde Çin tarzının kullanılması. Tepedeki seyir kısmında ise Avrupa tarzı pencere ve süslemeler kullanılmış. Kulenin merdivenlerini resimlere baka baka çıkıyorum. Tepedeyse karşımdaki manzara muhteşem. Pazar sabahı eski şehir tüm sakinliğiyle karşıma serilmiş durumda. Gri çatılar, dev tapınaklar, ufak evler, daracık sokaklar ayaklarımın altında.

Bir süre manzarayı izledikten sonra kuleden inip bahçeye yöneliyoruz. Bahçede açmış olan kiraz ağaçlarının altından geçerken başrahip bir dalı çekip bırakıyor. O anda bir rüyanın içine dalıyorum. Ağaç üzerinde bulunan pespembe kiraz çiçeklerinin yaprakları üzerimize yağıyor. Bir süre bahçede vakit geçirdikten sonra başrahibe teşekkür edip, tapınaktan ayrılıyorum. İçimdeki huzur ve mutluluğun coşkusuyla kendimi Kyoto’nun eski sokaklarına atıyorum.

Şehir çok güzel. Rivayete göre Amerikalılar atom bombalarından birini buraya atmayı planlarken, şehri daha önce ziyaret etmiş bir generalin bunu engellediğini hatırlayıp kendisine müteşekkir oluyorum. Günlerden Pazar olduğu için sokaklar her saat giderek kalabalıklaşıyor. Fotoğraf çektirmek için kimono giymiş kadınlar veya samuray kıyafetli erkekler sokaklarda geziyor.

Sanki bir zaman tünelindeyim. Japon İmparatorluğu’nun başkentinde sanki eski zamanlarda geziyorum. Japonların kültürlerine ve tarihlerine bağlılıklarına şahit oluyorum tüm gün. Kyoto adeta Japonya’nın ruhunu sunuyor bana: Nazik, konuksever ve zengin.

Share

You May Also Like

4 comments on “Kyoto’nun Gülen İnsanları – 145. Gün

  1. Burak Budak
    08/2016 at 02:21

    Gidip de 3-5 ay yaşamak istediğim nadir ülkelerden biri Japonya. Bu harika anlatımla beraber gitme isteğim daha da arttı resmen. Çok ciddi bir plan yapıp hayata geçirmenin zamanı geldi. 🙂

    İyi gezmeler.

    • I can travel
      08/2016 at 06:27

      Japonya daha önce gittiğim hiçbir yere benzemiyor. Bence bu planı bir an önce hayata geçirin : )

  2. Özge
    08/2016 at 09:14

    Japonya’yı yıllardır merak edip duruyorum daha gitme fırsatı olamadı ama okumak bile heyecanlandırıyor şimdilik.
    Bu arada Mochi pounding inanılmaz enteresanmış, videoya bayıldım, iyi ki eklemişsin! 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *