,

Paralel Evrenler – 73. Gün

Penang’da hayallerimin hamağını bulduktan sonra rotamı önce Malezya’nın çay üretim merkezi Cameron Tepeleri’ne çeviriyorum. Yeşilin onlarca tonuyla beraber insanoğlunun dünyanın en güzel yerlerine koca koca apartmanlar dikme sevdasını gördükten sonra Kuala Lumpur’a varıyorum. Kuala Lumpur sokaklarını arşınlayarak geçen, sabaha karşı davullu zurnalı Hindu ayinleriyle yataktan fırladığım günler esnasında tesadüfen internette gördüğüm ucuz Krabi biletini alıyorum.

Şehirde Batu mağarası, Çin Mahallesi, Hint Mahallesi, Petronas Kuleleri önünde şebeklik gibi yapılacak şeyleri bitirmiş, yazı yazarken Twitter’dan Ozan “yetkili bir abi” olarak bir arkadaşıyla tanıştırıyor. Kısa bir yazışma sonrası buluşmaya karar veriyoruz. Lise hayatlarımız neredeyse aynı mahallelerde geçmiş adamlar olarak karşılaşmak 30lu yaşlarımızda Kuala Lumpur’a nasip oluyor. Barış ve eşi Aysu’yla ilk akşam daldığımız muhabbet sonlanmayınca ikinci akşam için de bu defa evlerinde sözleşiyoruz.

Evlerine vardığımda haftalardır Güneydoğu Asya yemeklerinden biraz baymış beni muazzam bir çilingir sofrasının beklediğini görüyorum. Gecenin geç saatlerine kadar aynı dili konuşmanın mutluluğu var içimde. Türkçe değil bahsettiğim dil. Aynı dertlerden, aynı mutluluklardan aynı umutlardan bahsediyoruz. Kuala Lumpur bana şahane dostlar kazandırıyor.

Ertesi gün Tayland’a, Krabi’ye uçuyorum. Amacım Phi Phi Adası’nı ziyaret etmek. Gençliğimizde kafamızı açan, yollara düşme hevesimizde az veya çok katkısı olmuş filmlerden The Beach’in çekildiği Maya Plajı’na varmak. Feribota atlayıp Phi Phi’ye gidiyorum.

Adada motorlu araç yok. İnsanlar yürüyor, mallarsa el arabalarıyla taşınıyor. Hemen hostele kendimi atıp, çantaları bırakıp fırlıyorum. Arjantinli bir çocukla tanışıp ondan birkaç plaj tavsiyesi alıyorum ve onun söyledikleri üzerine merkezden ayrılıp kısa bir süre yürüdükten sonra karşıma ufak ve ıssız plajlar çıkmaya başlıyor. Adanın aşırı kalabalık olmasından dolayı halk plajı tadında geçecek günlere dair korkum bir anda siliniyor. Hemen gözüme kestirdiğim birinde kendimi denize bırakıyorum.

Kah palmiye gölgesinde kah suyun içinde geçen bir süreden sonra hostele dönüyorum. Niyetim eşyalarımı bırakıp adanın tepesinden gün batımını izlemek. Tam o esnada ben denizdeyken yan yatağıma yerleşmiş olan Miriam ile tanışıyoruz. Klasik “hemşerim memleket nire” girizgahından sonra onun da günbatımına gideceğini öğreniyorum. Beraber hostelden çıkıp yürümeye başlıyoruz. Sohbet koyulaşıyor. 18 yaşında olduğunu liseyi geçen sene bitirdiğiyle hikayesine başlıyor. “Peki üniversite?” diye soruyorum. “Ne okuyacağıma karar veremedim. Onun yerine bir fabrikaya girdim ve işçi olarak çalıştım. Varlıklı bir ailede büyümüştüm, başka hayatları görmeye ihtiyacım vardı” diye devam ediyor. “1 senenin sonunda hala kararsızdım. Biriktirdiğim parayla Asya ve Avusturalya’da dolaşmaya karar verdim. 2. ayım bitiyor ve sanırım beni en çok heyecanlandıran şeyin müzik olduğuna karar verdim, müzik öğretmenliği eğitimi almayı planlıyorum.” diyor. Bu esnada yol akıp gidiyor, tepeye kan ter içinde varıyoruz.

Karşımdaki kadının yaşına göre olgunluğu hatta kısmi bilgeliği beni şaşkınlığa uğratıyor. Muhteşem bir gün batımı izledikten sonra aynı yoldan hostele dönüyoruz. Miriam arkadaşlarıyla buluşmak için hostelden ayrılıyor. Bense yediğim yemek sonrası bir bara girip Bob Marley şarkıları eşliğinde düşüncelere dalıyorum. Acaba 18 yaşında böyle bir seyahate çıkabilecek imkanım olsaydı nasıl bir hayat görüşüm olurdu; hayatımla, eğitimimle ilgili nasıl kararlar verirdim diye paralel evrenlerdeki hayatlarıma ışınlanıyorum. Yapmak istediğim meslekler, yaşamak istediğim ülkeler gözümde canlanıyor. Başka kadınlar, başka dostlar, bambaşka bir yol çıkıyor karşıma.

Zamanında cesaret edip alamadığım bazı kararları alsaydım eğer diye düşünüp duruyorum. Bir Güney Amerika ülkesinin yüksek başkentinin sokaklarında ne halde olacaktım acaba. Sonra da fark ediyorum ki zaten kendimce harika bir hayata sahibim, aldığım her karar beni bu noktaya getirmiş. Olmam gereken yerlerde hep olmam gereken zamanlarda olmuşum. Bunun tam tersi gibi görünen tüm durumlar da sonradan kendini çürütmüş. Alternatifleri düşünmek yerine anın tadını çıkartmaya karar verip soğuk bir bira daha söylüyor ve o anda çalmaya başlayan 3 Little Birds’e eşlik etmeye başlıyorum.

Share

You May Also Like

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *