,

Sadako’nun Turnaları – 141. Gün

Geniş ovalardan, irili ufaklı yerleşim alanlarından en çok da Japonya’ya coğrafyasının çoğunu oluşturan dağları delen tünellerden geçiyor içinde bulunduğum hızlı tren. Öğlen saatlerinde Hiroşima istasyonuna varıyoruz. Dışarı çıktığımda öncelikle derdim konaklayacak bir yer bulmak. Gözüme kestirdiğim ilk hostel dolu çıkıyor. Hafif çiselemeye başlayan yağmur altında diğer alternatife doğru ilerliyorum. Sokaklardan geçerken şehrin kimliksizliği dikkatimi çekiyor. İkinci hostelden de dolu cevabını alınca son alternatif için yürümeye devam ediyorum. Tam sokaktan ana caddeye çıkacakken hosteldeki görevli kız peşimden koşup özür dileyerek yerleri olduğunu söylüyor. Ufak bir hesap hatası yapmış.

Hostele eşyaları attıktan sonra başlıyorum şehirde yürümeye; hedefim Barış Müzesi’nin de bulunduğu Heiwakinen Parkı. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüş sonrası parka varıyorum. Karşıma ilk çıkan şey Atom Bombası Kubbesi adı verilen yapı. 6 ağustos 1945 tarihinde ilk atom bombası bu kubbenin 600 metre üzerinde infilak ediyor. Sonuç ilk anda 90 bin toplamdaysa 200 bin insanın acı içinde ölümü, yüzbinlerce insanın kısa ve orta vadede radyasyondan etkilenip kanser ve çeşitli hastalıklara yakalanması.

Yapı o kadar ürkütücü ki insan yaklaşırken bile büyük bir rahatsızlık hissediyor. Binaya bir kaç metre kala aniden hüzünlü bir keman ve piyano sesi kulağıma çalınıyor. Hemen binanın yanı başında bir dinletiye rast geliyorum. Karşımda insanoğlunun dünyadaki en acımasız yaratık olduğunu gösteren en büyük kanıt duruyor. Gözyaşlarımı tutmakta zorlanıyorum. Bir süre daha kubbeli yapının çevresini dolaşıp yapının gördüğü hasarı inceliyorum. Eriyen demirler, kuma dönen betonarme yapı insanın içini acıtıyor.

A video posted by Kerimcan Akduman (@kcakduman) on

Ardından parkın içine doğru yürümeye başlıyorum. Yol boyunca saldırıda ölenler için yapılmış irili ufaklı anıtlar var. Hepsinde ise tek mesaj: Barış. Biraz ileride Japonlar kiraz çiçekleri altında piknik yapıyorlar. Dünyadaki en büyük trajedilerden birinin yaşandığı yerde çocuklar oynuyor, insanlar umutlarını tazeliyor. Belki de bu kadar kötülüğe ve acıya rağmen hala türümüzün devam edebilmesinin nedeni bu sahnedir diye geçiriyorum içimden.

Bunları düşünürken kendimi Barış Müzesi’nin kapısında bulup hemen içeri dalıyorum. Müze yaşanan trajedinin büyüklüğünü anlatarak başlıyor. Şehre vardığımda dikkatimi çeken kimliksizliğin sebebinin şehrin merkezinin neredeyse tamamen yok olup yeniden inşa edilmesi olduğunu hatırlıyorum. Bu esnada 2. Dünya Savaşı ile ilgili okuduğum ve nükleer saldırıların nedenini anlatan bilgiler kafamda uçuşuyor. ABD’nin Japonya’yı işgalinin 1 milyona yakın insan kaybına ve savaşın bir sene uzamasına neden olacağı, Japonların ulusal karakter olarak her şeylerini kaybedene kadar teslim olmayacağı gibi bahanelerle atom bombası kısmen aklanmaya çalışılıyor.

Öte yandan Japonya’nın en büyük sanayi şehirlerinden birini topyekûn, içerisindeki sivillerle beraber yok etmek yerine neden sadece silah üretimi yapan fabrikalara saldırılmadığının tatmin edici herhangi bir açıklaması bulunmuyor. Devletler de insanlar gibi egoları için yaşıyor.

Müzeyi gezmeye başlıyorum. Saldırının hemen ardından şehirdeki cehennem ortamını anlatmak için çok etkileyici canlandırmalar var. Müzede geçtiğim her bölüm ruhuma derin çizikler atıyor. Radyasyon sonucu insanların üzerindeki kıyafetlerin, beslenme çantalarındaki yemeklerin ve hatta mutfaklarındaki porselenlerinin bile eridiğini görüyorum. İnsanların geldiği hal ise kelimelerle anlatılacak gibi değil.

En çok canımı acıtansa saldırı esnasında bisiklete binmekte olan 3 yaşındaki bir oğlanın bisikletinin ve kaskının geldiği hal oluyor. Ufaklık ise vücudundaki ağır yanıklar nedeniyle o gece hayatını kaybediyor.

Saldırının acımasızlığını gösteren birkaç bölümü daha dolaştıktan sonra onlarca ufak origami turnanın olduğu bir alana geliyorum. Kağıt turnaların hepsi Sadako Sasaki’nin elinden çıkmış. Sadako 2 yaşındayken nükleer saldırıyı yaşıyor. Oldukça şanslı, neredeyse hiç yara almadan kurtuluyor. Sağlıklı bir çocuk olarak büyüyor, hayatına devam ediyor ve okula başlıyor.

12 yaşındayken kendini kötü hissetmesi sonucu doktora gidiyor ve lösemi yani kan kanseri olduğunu öğreniyor. Hastalığının tek nedeniyse nükleer saldırı. Ancak Sadako moralini bozmuyor ve hızla tedaviye başlıyor. Bu esnada kağıt katlayarak bu turnaları yapmaya başlıyor. Çünkü inanışa göre eğer bir kişi 1000 tane turna yaparsa bir dileği gerçekleşiyor. Sadako’nunsa tek dileği var; hemen iyileşip okula dönmek. 8 ay boyunca sabırla, durmadan kağıt katlıyor. Hedefini geçip yaklaşık 1400 turna katlıyor. 12 yaşında öldüğündeyse arkasında tek bıraktığı şey bu turnalar oluyor. Sınıf arkadaşlarının katladığı 1000 turna ise Sadako ile beraber gömülüyor.

İşte bu hikayeyi okuduktan sonra artık kendimi tutamayıp hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum. Sanki Sadako’yu kendi ellerimle öldürmüş gibi hissediyorum. Dayanamayıp kendimi temiz hava alabilmek için müzenin dışına atıyorum. Tam o esnada bir Japon genç adam yanıma geliyor ve bana sarılıyor. Sonra yüzüme bakıp İngilizce “Tüm ihtiyacımız barış” deyip uzaklaşıyor.

Bir anda içimdeki tüm o acı yerini umuda bırakıyor. İnsan kendi türüne ne kadar kötülük yapabilme gücüne sahipse, aynı şekilde acısını dindirme kudretine de sahip olduğunu görüyorum. Gün batıyor, parkın içerisindeki atom bombası kurbanları için yapılmış anıtın yanından geçerken aklımda tek bir gerçeklik var: Barışa olan ihtiyacımız.

Share

You May Also Like

4 comments on “Sadako’nun Turnaları – 141. Gün

  1. Engin Güngör
    07/2016 at 17:41

    Sadako’nun hikayesini iş yerinde okurken, gözümden yaş gelmeye başlayınca profesyonelliğe leke sürülmesin diye tuvalete gidip orada döktüm gözyaşlarımı. Siz müzeden çıkınca gelen gençle yaşananları kendimi toparlayıp yeniden okumaya başlayınca gördüm. Böyle yoğun bir andan sonra çok güzel bir teselli olmuş.

    • I can travel
      07/2016 at 00:57

      Merhaba Engin;

      Keşke gidip sevdiğin bir ofis arkadaşına sarılsaydın. emin ol çok iyi geliyor. Yorumun için çok teşekkürler, sevgiler

  2. Nigar Mat Ağyel
    10/2016 at 01:38

    Sevgili Kerimcan,
    Başından beri takip ediyorum seni. İlk kez yorum yazma gereği duyuyorum. “Gerçek” olduğun için, duygularını eğip bükmeden paylaştığın için, barışa bu denli inandığın için teşekkür ederim. Ümidimi artırdın. Varsay yanındayım ve ben de seni sevgiyle ve ümitle kucaklıyorum.

    • I can travel
      10/2016 at 18:37

      Çok teşekkür ederim. Duyguları eğip bükmenin kime ne faydası var ki? : ) Şarkıda dediği gibi “bir ümitti yaşatan insanı!”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *