,

Singapur’a Hoş Geldiniz – 82. Gün

“En fazla sınırdışı ederler hapse atacak halleri yok ya.” diyorum kendi kendime bekleme odasındaki 2. saatim geride kalırken. Tam o esnada beni sorgulayan sivil memurlardan biri  bankonun arkasında görünüp baş parmağını havaya kaldırıp, tamam işareti yapıyor ve her şey bitti sonunda diyorum. Yarım saat bekledikten sonra alındığım odada 1,5 saat boyunca iki görevli tarafından sorguya çekilip, iki çantam da didik didik aranıp, tüm sorulara detaylıca cevap verince zaten aksini beklemiyorum. Dakikalar geçiyor; 15,20,25. Hala bekliyorum. Ardından gençten bir polis beni çantalarımla tekrar çağırıyor. Tüm sürecin tekrar başlayacağından habersizim.

İçimden uzunca bir “Haydaaaaa” patlatıyorum. Herhalde prosedür olan fotoğraf ve parmak izi için çağırıyorlardır deyip ofislere doğru ilerliyorum. Polis memuruyla bir odaya giriyoruz. Tekrar yeni bir sorgu başlıyor. İlk sorgu memurlarının samimiyetinin aksine bu arkadaş kendine adeta bir Hollywood polisi rolü biçmiş.

Öncelikle iş arkadaşlarının yaklaşık 1,5 saat boyunca beni sorguladığını, bıraktığım işimden özel hayatıma, blogumdan sosyal medya hesaplarıma, banka hesaplarımdan yaz tatilini nerede geçirdiğime kadar sorduklarını, Singapur’da kalacağım arkadaşımın bildiğim tüm bilgilerini aldıklarını, sınava girmiş bir öğrenci gibi Türkiye’nin sınır komşularını ve sınır kentlerini harita üzerinde çizerek anlattığımı, İstanbul’da yaşadığımı ve Doğu kentlerine ancak kebap yemeye gittiğimi, pasaportumda görüp merak ettikleri Lübnan vizelerinin birinin arkadaş grubuyla tatil diğerininse bir havayolu firmasına yazı yazmak için olduğunu söyleyip ardından “umarım yeni sorular sorarsınız.” diye bitiriyorum. Atanamamış Denzel Washington bu sakin ama net açıklama üzerine hafif sinirleniyor ve telefonumu istiyor. Resimlerime bakmaya başlıyor. İstifa etmene neden olabilir, söylediğim gibi dünyayı dolaşıyorum diyorum. Biraz daha fotoğraflara bakıp çantalarımı tekrar açtırıyor. İki çantayı da sakince açıp çıkanları önüne dizmeye başlıyorum.  İncelemeye onlardan başlasın diye özellikle çamaşır ve çorapları atanamamışa yakın yerleştiriyorum.

Çantalardan da bir yere varamayınca fotoğrafımı çekip, parmak izimi almaya karar veriyor. Ne kadar vize istediğimi soruyor. 3 gece 4 gün gibi kesin bir cevap veriyorum. Sakinliğim ve her sorusuna net cevaplar vermemle tüm hevesi kırılan çakma Denzel bekleme salonuna gitmemi söylüyor.

Çantalarımı toparlayıp salona geçiyorum. Aynı koltuğa oturduğumda bir daha sorguya girersem soruları yanıtlamayıp, beni sınırdışı etmelerini isteme kararı alıyorum. Kendimi daha da alçaltmaya niyetim ve sabrım yok. Yaklaşık yarım saatlik bir beklemenin ardından tıfıl bir polis memuru pasaportumla gelip ülkeye giriş yapabileceğimi söylüyor. Malezya’dan geliş süreme yakın bir süre beni bekletip sorgulayan, tüm çantalarımı 2 kere boşaltıp toplatan tüm mercilerin kulaklarını çınlatıyorum içimden.

Gümrükten çıkıyorum. Memurlardan aldığım tarife göre önce otobüs ardından da iki metro aktarmasıyla Ulaş’ın yaşadığı siteye ulaşıyorum. Siteye girince acaba yanlış bir yere mi geldim diyorum. Kocaman bir havuzun çevresine kümelenmiş, Singapur standartlarında alçak binalar var. Güvenliğin tarif ettiği apartmana doğru ilerliyorum. Giriş katında biri sırtı dönük, önlerinde biralar hararetle muhabbet eden 2 kişi var. Tüm günü yolda geçirip, sonra da saatlerce sorgulandıktan sonra yerlerinde olsaydım keşke diye içimden geçiriyorum.

Apartmana girince Ulaş’ın söylediği daire numarası karşıma çıkıyor. Kapıyı çalıyorum, duyan yok. Zile yükleniyorum ama nafile. Bunun üzerine bir mesaj atıyorum. Birkaç saniye sonra Ulaş kapıyı açıyor. Balkonda sırtı dönük oturan adam oymuş. I can travel’ın Facebook sayfasından tanıştığımız için kendisini sırtı dönükken tanımıyorum. Apartmana girerken hayalini kurduğum sofraya çöküyorum. Ulaş’ın İsveçli ev arkadaşıyla muhabbete başlıyoruz. Biralar gidip geliyor. Güzel bir muhabbetle sabahı ediyoruz.

Öğlene doğru uyanıp, kendi adıma Asya’da piyango vurmuşçasına sevinç yaratan beyaz peynirli yumurtalı bir kahvaltı sürecinden sonra kendimizi sokaklara atıyoruz. Şehir merkezine gelip metrodan çıktığımda gördüğüm şeye inanamıyorum. Batı Avrupa’da, Londra’da veya Kuzey Amerika’da bir şehirde metrodan çıkıyorum sanki. Tek fark, yaşayan insanların çoğunluğu çekik gözlü. Nehir tarafına geçtiğimizde bir an karşımızdaki kubbeli katedrali görüp kendimi Londra’da Tate Modern’den St. Paul Katedraline bakıyor hissinde buluyorum. Tek eksik Milenyum Köprüsü.

Yürüyoruz şehirde uzun uzun. Ulaş hikayesini anlatıyor. Kısa bir süre önce istifa etmiş. Dünya turuna başlayacakmış. Rota üzerine, seyahat üzerine konuşuyoruz. Bacaklarımızda derman bitiyor ama muhabbet bitmiyor. Önceden verdiği bir söz olduğu için Çin Mahallesi’nde ayrılıyoruz. Ben biraz daha dolaşıp, insanları izleyip, şehrin Zürih veya Londra’yı katlayan lüksüne hayretler içerisinde kalarak gece bitkin bir şekilde eve dönüyorum.

Ertesi gün uyanıp çocukluk arkadaşım Şükrü’yle buluşuyoruz. Metroda buluşacağımız yere doğru ilerlerken bir hesap yapıp en son 10 sene önce Londra’da görüştüğümüzü fark ediyorum. 10 senede hayatlarımızda neler değişti, nerelere geldik, şimdi nerelerdeyiz kafamda dönerken yol bitiyor. Şükrü başarılı bir yatırım bankacısı olarak Londra’dan sonra Singapur’a geliyor. Çocukken sokaklarda beraber koşturduğum adam neyse aynısı karşımda duruyor. Bir puba oturup saatlerce kahkahalarla her şeyden konuşuyoruz. Sanki Singapur’un göbeğinde değiliz de Beşiktaş’ta bir birahanede oturuyoruz. Daha sonra eşi ve yeni doğan oğlunu hem de tesadüfen ziyarete gelmiş annesini görmek için eve uğruyoruz. Biralar çaya dönüyor, Şükrü yine annesiyle uğraşıyor, Gönül Teyze karşımda Şükrü’nün çenesine direniyor. Gözlerimi kapattığımda zamanda yolculuk yapıp 20 sene öncesine gittiğimi hisediyorum. Tek fark Şükrü’nün kucağında bir bebek var.

Ardından Singapur’da yaşadığı tamamen aklımdan çıkmış olan Ekin’in mesajıyla kendimi başka bir masada buluyorum. Ekin sayesinde tanıdığım Özgür’den hikayeler dinliyorum. 25 sene önce Londra’dan başladığı interrail seyahatininde ilk tren garında ayakkabısının tekinin nasıl raylara düştüğünü ve çıplak ayakla 1 ay sonra Bodrum’a varış hikayesini anlatıyor. Zaten tüm hayat hikayesi dev bir yol hikayesi gibi. İstanbul, Londra, Arabistan, Japonya derken sonunda kendini Singapur’da bulup, orada kalıyor. Onlardan ayrıldıktan sonraysa kendimi Çin yeni yıl kutlamalarında buluyorum. Singapur’daki son akşamımda yeni bir ay yılına gidiyorum.

Kabus gibi başlayan Singapur yolculuğum beni hiç beklemediğim insanlarla buluşturuyor. Yola çıkacak bir dünya gezginiyle seyahatini planlayıp, aylar önce yaşadığım heyecanı tekrar anımsıyorum. Çocukluğuma geri dönüp, o günlerden kalan hesapsız kahkahalara boğuluyorum. Şahane yol hikayeleri dinleyip ruhumu besliyorum. Yolumun üzerinde olmasa uğramayacağım bir nokta olan Singapur’la harika bir haftasonu kaçamağı yaşayıp, ayrılmak zorunda kalıyorum. Yol uzun, gitmek gerek.

Share

You May Also Like

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *