,

Tokyo’da 3 gün – 138. Gün

Sessizlik, keskin bir sessizlik. Tokyo’daki Narita Havaalanı’na indiğimde ilk farkettiğim şey bu oluyor. Bu kadar insanın bir yere yetişme telaşıyla gelip geçtiği bir yerdeki olağandışı sessizlik adeta başka bir dünyaya geçtiğimin ilk kanıtı sanki. Yuvalarına erzak taşıyan karıncaların gidişine benzer, ip gibi, en ufak düzensizliğin olmadığı bir pasaport sırası sonrası ev temizliğindeki bir bagaj bandından alınan sırt çantamla gümrük kontrolüne giriyorum. Sırt çantamı açan görevliyle sanki bir barda yan yana 2 tabureye denk gelen yabancılarmışız misali bir seyahat sohbeti başlıyor. İşi bitince dağıttığı çantayı toplamaya çalışan ve çıkardığı kıyafetleri aynı şekilde katlamaya çalışan bir adam var karşımda.

Havaalanındaki ofise gidip 2 hafta boyunca kullanacağım Japan Rail Pass’i isimli kombine tren biletini aktif hale getirtiyorum. Ardından şehir merkezine gitmek için trene atlıyorum. Neredeyse attığım her adımda Japonya ile ilgili şehir efsanesi haline gelmiş özelliklerden biriyle karşılaşıyorum. İnsanların trene girmesinden sorumlu beyaz eldivenli demiryolu görevlileri de bunlardan biri.

Öğlen saatlerinde kendimi Shibuya’da buluyorum. Evinde kalacağım Mike ile akşam buluşacağımızdan çantalarımı bir kilitli dolaba bırakıp nisan ayında tüm şehri saran kiraz çiçeklerini görmek için soluğu Yoyogi Parkı’nda alıyorum. Haftaiçi ve havanın kapalı olmasına rağmen park hınca hınç insanla dolu. Kiraz çiçeği dönemi Japonlar için kutsal bir mevsim. Bu nedenle buldukları her fırsatı ağaçların altında piknik yapmak için kullanıyorlar.

Hanami kavramıyla işte böyle tanışıyorum. Kelime anlamı çiçek izlemek olan kelime, bir yandan da geniş anlamda kiraz çiçekleri altında piknik yapmak için de kullanılıyor. Japonlar için bu piknikler hem baharın gelişini kutlamak hem de pikniklerde bir araya gelip aile ve arkadaşlık bağlarını kuvvetlendirmek için özel zamanlar. Hemen parktaki seyyar yemek tezgahlarından bir bira ve yemek için lahanalı, yumurtalı, krepli falan bir gıda olan okonomiyaki kapıp 40 yıllık Tokyolu gibi Japonların arasına dalıyorum.

Yeme içme faslını tamamladıktan sonra biraz daha parkı dolaşıp Shibuya’nın ara sokaklarını keşfe çıkıyorum. Dünyaca ünlü Shibuya kavşağından defalarca geçip neredeyse her açıdan fotoğraf çekiyorum. Sanki bir filmin içinde gibiyim. Hava karardıkça Tokyo’nun meşhur neon dünyası da ortaya çıkıyor ve kent ışıl ışıl bir hal alıyor. Birkaç gün ev sahibim olacak Mike ile buluşuyoruz. Eve giderken zihnim hala yaşadığım günün gerçekliğini sorgulamakla meşgul.

Ertesi sabah kalkıp Japon İmparatoru’nun sarayının bahçesini gezmek için yola çıkıyorum. 80’lerde Japonya’nın dünyanın en pahalı ülkesi imajına sahip olmasına neden olan emlak balonu döneminde, sarayın arazisinin değerinin ABD’nin tüm Kaliforniya eyaleti değerinde olduğu söyleniyor. Uzun bir sıradan sonra bahçeye giriyorum. Benimle beraber 2 Japon kız kimonolarıyla, yanlarında da fotoğrafçı bir arkadaşlarıyla bahçeye giriyor. Japonların özellikle kiraz çiçeği döneminde kimonolarıyla sokaklarda fotoğraf çektirdikleri gerçeğiyle de böylece tanışıyorum.

Sarayın içini gezebilmek için önceden randevu alınması gerekiyor. Bu nedenle binaları ancak dışardan görebiliyorum. Saraydaki binalar ne kadar mütevazi ve zarifse bahçe tam tersi bir o kadar renkli ve gösterişli. Doğa ana sarayın bahçesinde adeta bir şölen düzenliyor. Pastoral bir tablonun içinde dolaşır gibiyim.

Bahçeyi dolaşıp, bolca fotoğraf çektikten sonra MOMAT yani Tokyo Modern Sanatlar Müzesini ziyaret ediyorum. Japon resim tarihinin son 150 senesindeki tüm değişimlerin kronolojik olarak incelenebileceği müzeyi gezerken sabahtan beri bir şeyler yemediğimi farkedip müzenin içerisindeki lokantaya gidiyorum. Japon yemek kültürünün önemli ikonlarından olan bento ile de bu sayede tanışıyorum.

Müzedeyken telefonuma bir mesaj geliyor. 360 başladığında benimle iletişime geçen, e-posta yoluyla tanıştığımız ve Etiyopya’da yaşayan Anıl’ın da Tokyo’da olduğunu öğreniyorum. Hadi buluşalım diyoruz. Dev neon tabelaları ve rengarenk vitrinleriyle Blade Runner filminin setini andıran Akihabara sokaklarında dolaşıyoruz. Seyahat, İstanbul ve ortak dostlar üzerine yaptığımız muhabbetin ardından Mike’la yemek için buluşuyoruz.

Mike da arkadaşlarıyla geliyor. Bir anda Japonlar, Türkler ve Avrupalıların oluşturduğu Birleşmiş Milletler tadında bir ekip oluyoruz. Geleneksel bir Japon lokantasına gidiyoruz. Acayip yemeklerin biri gidiyor biri geliyor. Sakeleri içtikçe açılıyoruz, açıldıkça içiyoruz. Günlerden Cumartesi ve Tokyo’dayız. Bir anda ortaya kareoke fikri atılıyor. Anıl’la birbirimize bakıp aynı anda “Lost in Translation”a dönüyor bu iş tepkisini veriyoruz.

Ekibin bir kısmı evlere kaçarken kalanlar Shibuya’da bize limitsiz içki teklifiyle gelen ucuz ve uyduruk bir karaokeciye dalıyoruz. Odaya geçip bir süre şarkıları seçeceğimiz aleti çözmeye çalışıyoruz. Tüm geceyi her türlü rezalete imza atarak bitiriyoruz. Aslında bitimeye pek niyetimiz yok ancak bar çalışanları artık kapatacaklarını söyleyip bizi kapının önüne koyuyorlar. Günün ilk ışıklarıyla beraber eve girip, bulduğumuz yerlerde sızıyoruz. Aklımızda Bob Harris’in çıkmazlarıyla.

Ertesi sabah evdekiler hala baygınken Anıl’la iki haftada bir kurulan bir bit pazarına gidiyoruz. Pazarda en dikkat çekici şey yine sessizlik, üstelik bir bit pazarında olmama rağmen ne eşyalarda ne tezgahlarda en ufak bir toz yok. Sanki hepsi yeni gibi. Ticaret yapılan bir yerin bu kadar sessiz olabilmesinin ancak Japon disiplini ile mümkün olabileceğini kanıksıyorum tekrar.

Pazarın ardından rotayı Shinjuku’ya çeviriyoruz. Burası şehrin önemli alışveriş noktalarından olduğu için Pazar günü ana baba günü ortalık. Çevresiyle 35 milyon insana kucak açan Tokyo’daki insan çeşitliğine bakıp sokaklarda dolaşıyoruz. 6 katlı bir kırtasiyeye girip aklımızı yitiriyoruz. Ardından Anıl’ın dönüş vakti geliyor. Etiyopya’dan yolladığı ve benim Güneydoğu Asya’nın rutubetli bir köşesinde okuduğum e-postanın bizi Tokyo’da buluşturmasının absürtlüğü üzerine konuşuyoruz. Ardından vedalaşıyoruz.

Mike’la buluşuyorum. Karaoke ekibi yarı ayık olarak yine karşımda. Bu defa ışıklandırılmış kiraz çiçeklerini izlemek için gece pikniğine gidiyoruz. Gördüğüm şey dünya dışı. Tokyo’nun bana sundukları karşısında şaşırmaktan yorulmuş durumdayım.

Bir süre dolaştıktan sonra evlere dağılıyoruz. Gece yattığımda mutluluktan uykuya dalamıyorum. Hala zihnim şahane başlayan Tokyo günlerini sindirmekle meşgul.

Share

You May Also Like

3 comments on “Tokyo’da 3 gün – 138. Gün

  1. Burcu Basar
    06/2016 at 12:34

    Eline sağlık, bir solukta okudum. Keşke ışıklandırılmış kiraz çiçeklerinin daha fazla fotoğrafını da görebilseydik 🙂

    • I can travel
      06/2016 at 18:23

      Teşekkür ederim. Madem öyle artık görebilirsin : )

      • Burcu Basar
        06/2016 at 10:47

        Çok teşekkürler. Harika gözüküyor heps. Belki bir dahaki sefer ben de sakuraya denk getirebilirim.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *