,

Transcanada Otoyolu’nda 82 Saat – 178. Gün

Victoria’da üç günle başlayıp üç haftaya uzayan sefahat günleri devam ederken artık Onur ve Renata beni evden kovmadan tekrar yola çıkma planları yapmaya başlıyorum. Onlara kalsa daha uzun kalmalıyım ancak “Yolcu yolunda gerek.” diyerek Kanada’nın doğusuna geçiş için araştırmalara başlıyorum.

Aslında ilk planım Jack Kerouac’ın izinde otostopla ülkeyi geçmek ancak otostopa harcamayı planladığım iki hafta süreyi Victoria’da tüketince diğer yollara bakmam gerekiyor. Önceliğim tren oluyor. Ancak fiyatlar çok yüksek. İkinci alternatif olan otobüs fiyatlarıysa yarı yarıya. Uçak da kullanmak istemediğimden otobüse karar kılıyorum. Birçok edebiyat ve sinema eserine ilham kaynağı olmuş efsanevi Greyhound otobüsleriyle tüm kıtayı batıdan doğuya geçeceğim. Biletimi aldıktan sonraki günlerimi ağırlıklı olarak Victoria’da şehir merkezinde sevdiğimiz mekanlarda geçiriyoruz.

Sabahları tipik bir Britanya çay evi olan Murchie’s de kahvaltı edip, öğlen yemeğini ve birasını Gerrick’s Head’de veya en sevdiğimiz yeri kasası olan burritocumuzda mideye indirip, kahve için Çin Mahallesindeki hipster kahvecimize gidip, akşamları The Churchill’in uzun barında oturanlara önümüzdeki biralar eşliğinde hikayeler yazıyoruz. Son akşam ise günü Onur’un evinin şahane terasında batırıyoruz. Onur, Renata’nın benden sonraki gün Brezilya’ya tatile gidişine hüznünden midir, benim gidişime sevincinden midir kalan son rakısıyla gün batımına selam ediyor. Ben ise British Columbia’nın şahane mikro birahanelerinden çıkmış mamulleri denemeye devam ediyorum.

Ertesi gün çanta hazırlığı ve miskinlikle geçiyor. Dünyanın bir ucunda, bir facebook yorumu sayesinde tanıştığım bu şahane insanlardan ayrılmak ne kadar zor gelse de yola devam etmem gerektiğini biliyorum. Bulunduğum kıtanın belki de en afili yolcusu olan Jack Kerouac’ın (Hemingway ve Steinbeck’in de hakkını yemeyelim tabi) satırlarını anımsıyorum:

Hepimiz keyifliydik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımızın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuzun farkındaydık: Hareket etmek. Ve hareket ettik.

Otobüsüm öğleden sonra Victoria’nın kulübemsi otogarından kalkıyor. Greyhound ofisine gittiğimde biletçi genç adam bilgisayardan rezervasyon kodumla yolculuğuma baktığında kafasını kaldırıp şaşkınlıkla bana bakıyor. Gülerek gördüğü şeyin doğru olduğunu söylüyorum. 82 saat sürecek bu yolculuk boyunca 180 farklı durakta durup yolcu veya kargo alıp bırakacağız.

Çok sayfadan oluşan biletlerimi alıp Onur’la Renata’ya veda etmek için otobüsün kapısına gidiyorum. 3 hafta önce tamamen yabancı olan 3 insan için duygusallık oranı oldukça yüksek bir veda yaşıyoruz. 3 haftada beraber aştığımız yolları, paylaştığımız anıları, dertleşilen veya sevinilen akşamları kimi zaman onlarca senelik arkadaşlıklarda bulamadığımız için artık belki de birbirimize kayaya yapışmış bir ahtapotun vantuzları gibi tutunuyoruz.

Saatimi kontrol edip, otobüse binip, koltuğuma geçiyorum. Hareket ediyoruz. Kısa bir el sallama töreni sonrası yolla baş başa kalıyorum. Kısa bir yolculuk sonrası bizi ana karaya taşıyacak feribota biniyoruz. Güneş batıyor. Victoria’nın güneşli günleri ve yeşil sokaklarında dolaşıyorum son defa zihnimde. Batan güneşin son sıcak ışınları vücudumu Pasifik’in rüzgarına direnip ısıtırken adaların arasından geçen güzergâhımızı bitirip Vancouver sahiline doğru ilerliyoruz. Akşam 10 sularında Vancouver otogarına varıyoruz. Bu, yolculuk için adeta bir ısınma turu. Burada otobüs değiştirirken 2 saatlik bir sürem var. Otogar çevresindeki bir lokantaya girip yiyecek bir şeyler söylüyorum.

Hızlı geçen 2 saat sonunda geri dönüp otobüse biniş sırasına giriyorum. Kanada’da otobüse binilirken özellikle uzun hatlarda el bagajlarında alkol kontrolü yapılıyor. Kontrol sonrası internetli ve elektrik prizli koltuklara kuruluyoruz. Yola çıkıp ilerledikçe şehrin ışıkları uzaklaşıyor, tabelalar azalıyor. Artık uçsuz bucaksız Kuzey Amerika topraklarında yol alma vakti. İlk istikamet Kanada’nın petrolcü şehri Calgary.

Camdan dışarıyı izlerken uykum geliyor ve koltuğumda uykuya dalıyorum. Sabah uyanınca ilk işim haritaya bakmak oluyor. Hala British Colombia’da olduğumuzu görüyorum. Bu esnada şoförümüz değişmiş. Muhteşem manzaralar yolculuğumuza eşlik ediyor. Her döndüğümüz viraj, her saptığımız sapak, her uğradığımız kasaba bize yeni göller, dağlar ve ormanlar sunuyor.

Öğlen yemek için 40 dakikalık bir mola veriyoruz. Durduğumuz yerde bolca kamyon var. Bu dünyanın her yerinde olduğu gibi yemeğin iyi olduğunun işareti. Hemen lokantaya girip günün yemeği olan çorbayı sipariş ediyorum. Kuzey Amerika’da yolculuk ederken sıcak sulu yemek buldu mu insanın affetmemesi gerekiyor. Yemek sonrası çevremizdeki dağlara bakıyorum. Serin havayı içime çekip bacaklarımın açılması için yürüyüşe başlıyorum. Dev tırların arasından geçiyorum. Karavanların her biri birer yürüyen malikane gibi. Belki bir gün daha mütevazi biri benim olur ve Steinbeck gibi bu uçsuz bucaksız toprakları keşfe çıkıp yazarım diye geçiyor içimden.

Kalkış saatimiz geliyor. Muavin olmadığı için her kalkışta şoför tüm yolcuları sayıp, yoklama alıp yola çıkıyor. Yola devam ettikçe Banff Milli Parkı’na yaklaşıyoruz. Dağlar yükselmeye, koca göller bize eşlik etmeye başlıyor. Bir süre sonra tüm ihtişamıyla tepesi karlı, sarp ve geçilmez görünen Rocky Dağları karşımıza çıkıyor. Vancouver’dan beri çeşitli yerlerden otobüse topladığımız kampçı, dağcı ekip burada bize veda ediyor. Yola çıktığımızdan beri otobüste ağırlıklı olarak öğrenciler, ziyaretlere giden veya ziyaretlerden dönen yaşlılar ve doğa severler bulunuyor.

Banff Milli Parkı’nda bıraktığımız kampçı ekibin yerine yenileri doluyor. Calgary’ye kadar şahane manzaralar eşliğinde gidiyoruz. Gün hala aydınlıkken şehre giriyoruz. Burada otobüs değiştireceğim ve boş 4 saatim var. Bu nedenle büyük çantamı otogara bırakıp bir belediye otobüsüyle şehir merkezine gidiyorum. Bir puba girip, yemek ısmarlayıp bir gözümle NBA finallerini diğer gözümle de insanları izliyorum. Cumartesi olmasından dolayı pub tıklım tıklım.

Yemek sonrası biraz şehirde dolaşıyorum. Ardından da ara sokaklara dala çıka otogara yürüyorum. Calgary’den sonra otobüsün demografisi değişiyor. Kontrol sırasında evsizler, alt sınıfa ait tutunamamış gençler, pothead denilen kafası dumanlı tipler veya alkolikler çoğunluğu oluşturuyor. British Colombia’nın rafine kitlesi yerini kıtanın ortasındaki kaybedenlere bırakıyor.

Otobüse binince bu ekibin yakınında bir yere oturuyorum. Gece uykum gelene kadar konuşmalarını dinleyip, göz ucuyla onları izliyorum. Her yolculuk kısmen bir umuttur, acaba onlar ne umut ederek bu otobüse bindiler diye düşünüyorum. Bir süre sonra uykunun kollarına kendimi bırakıyorum.

Sabah gün doğarken uyanıyorum. Yepyeni bir gün var önümüzde. Kısa bir süre sonra kahvaltı için mola veriyoruz. Gönül güzel bir çift kaşarlı tostla demli bir çay istese de menüden yumurta, pastırma ve patates kombinasyonunu seçiyorum. Daha yükselmemiş güneşin ışıkları dik olarak lokantanın ve Swift Current’in ufak otogarının camlarından uykusunu alamamış yolculara hayat enerjisi vermek amacıyla doğrudan lokantaya ve bekleme salonuna giriyor. Otobüsten insanlarla bacaklarımızı açarken ayaküstü kısa sohbetler ediyoruz. Kanada’da sohbetler genelde havalar üzerine oluyor. Kısa bir süre sonra hareket ediyoruz.

Yol muazzam bir sıkıcılığa bürünüyor. Sağlı sollu elektrik telleri dışında dümdüz bir arazi var karşımızda. Kulağımda Morrissey, The Doors, Pink Floyd, Dire Straits ve Bowie’den oluşan bir seçki çalıyor.  Arada terkedilmiş gibi görünen Kuzey Amerika kasabalarına giriyoruz. Her biri sanki Fargo filminin seti olmak için inşa edilmişçesine taşra yalnızlığını taşıyorlar. Ellerinde paralanmış sırt çantaları, oltaları, kaykayları, üzerlerindeki yıpranmış ama temiz kıyafetleriyle bu kasabalarda otobüse inip binen alkoliklere, potheadlere, evsizlere ve yarı delilere kısacası tutunamamışlara çeşitli hikayeler yazıyorum. Kimi ailesine geri dönüyor, kimi belki sevdiği kadının peşinden ülkenin bir ucuna sürükleniyor, kimi belki başka bir umudun peşinde dümdüz olmak dışında dışarıdan bir vasfı görünmeyen topraklara kendini atıyor.

Saskatoon eyaletinin oklavayla düzeltilmiş gibi görünen düz topraklarından çıkıp bu sefer düzlük konusunda komşusundan pek farkı olmayan Manitoba eyaletine giriyoruz. Akşam gün batarken, bir buçuk saat bekleyip otobüs değiştirmek için eyaletin en büyük şehri olan Winnipeg’e varıyoruz. Otobüsteki son gecemdeyim. Gidilen mesafelerin, durulan kasabaların, konuşmalarına sinsice kulak kabartılan insanların, geçen saatlerin önemini kaybettiği bir kıvama geliyorum. Temel işlevim hareket etmek, daha ileri gitmek ve yolla bir olmak oluyor. Aştığımız her şerit sanki ruhumdaki fazlalıkları söküp alıyor. Her geçen kilometrede ağırlıklarımdan kurtuluyorum. Yolda rahatlıyorum, yol sanki arındığım bir manastıra dönüyor.

A video posted by Kerimcan Akduman (@kcakduman) on

Gecenin karanlığı çöktükten bir süre sonra kendimi uykuya teslim ediyorum. Sabah güneşle beraber uyanırken Ontario eyaletinde olduğumuzu farkediyorum. Bir süre sonra göller başlıyor. Yollar köprülerle birleşiyor. Ruhum bir ikileme düşüyor. Bir yanda yolda olmanın getirdiği o sonsuzluk hissi diğer yanda da varmanın huzuru var. Önümdeki koltukta kendi kendine konuşan bir adam var. Yine gereksiz boşlukların olduğu, ruhsuz bir kasabaya giriyoruz. Tam mola bitip otobüse binerken sigara içmekte olan önümde oturan adam baygınlık geçirip yere düşüyor ve yerde titremeye başlıyor. Hemen 911’i arayıp yardım istiyoruz. Dört dakika sonra ambulans olay yerine varıyor ve görevliler müdahaleyi yapıyor. Bu esnada şoför adamın bavullarını otobüsten indirip ambulansa yerleştiriyor. Biz otobüse, kendi kendine konuşan adamsa hastaneye gidiyor.

Birkaç saat sonra son durağım olan Ottawa il sınırına giriyoruz. Günler süren özgürlük sonrası burada bizi bazı gerçekleri hatırlatırcasına başkentin sabah trafiği karşılıyor. Her şeye rağmen biletlerin üzerinde yazan saatte Ottawa otobüs terminaline giriş yapıyoruz.

Otobüsten inip çantamı aldıktan sonra çevreme bakıyorum. Ardından da telefonumu çıkartıp yol boyu işaretlediğim haritaya son bir raptiye bırakıyorum. Karadan Kuzey Amerika geçişini 82 saatte tamamlıyorum. Üç buçuk gün boyunca bolca düşünmemi, hatırlamamı ve en önemlisi kendimi dinlememi sağlayan Transcanada Otoyolu arkamda kalıyor.

Share

You May Also Like

7 comments on “Transcanada Otoyolu’nda 82 Saat – 178. Gün

  1. onur
    11/2016 at 09:48

    bence en güzel yazın buydu. istediğim gibi bol fotoğraf vardı ama en önemlisi yazın o kadr güzeldiki bu sefer, bildiğin edebi bir metin okur gibi aldı götürdü beni. seviyoruz seni bro!

  2. Çay İç Ve Gez
    11/2016 at 15:58

    Eminim mükemmel deneyimler elde ediyorsun.

  3. onur
    12/2016 at 12:42

    başkan sağlık sıhat iyi demi? site gitti bir ara, sen gittin?

  4. hande
    07/2017 at 22:52

    güzel bir paylasim

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *