Üç İtalyan

2007 Ağustos’u. Fransa’nın Le Puy-en-Velay şehrinin yakınındaki dağlarda, dört haneli bir köyde, tarihi bir çamaşır yıkama alanının duvarını restore ederken geçen günler. Çimento kararak, taş taşıyarak ve 10 kişilik ekibe arada yemek yaparak geçen üç haftanın özellikle sonlarında tek motivasyon kaynağım süre sonunda yapacağım interrail seyahati.

Projenin son günlerinde ekibin çoğunu oluşturan Japon ve Ruslar ekip lideri Eduard ile tartışıp kampı terk ediyor. Son haftanın büyük kısmını 10 kişilik projede 4 kişi çalışarak bitiriyoruz. İş biter bitmez Lyon’a gidiyorum. Akşamüstü şehrin en büyük garı olan Part-Dieu’ye varıyorum. Hızla seyahate başlamak için interrail biletini almaya gidiyorum. Niyetim Lyon’dan hızlıca Güney İtalya’ya doğru yol almak. Geceyi de trende geçirip hem zamandan hem bütçeden kâra geçeceğim. Uluslararası biletlerin satıldığı gişenin önündeki uzun kuyruğa giriyorum. Elimdeki pasaportların, dokümanların ve paraların her detayını öğrenecek kadar sırada kaldıktan sonra gişe memuru hanımefendiye derdimi anlatmaya başlıyorum. Hareketlerinin yavaşlığı ve kendine güvensizliğinden acemi olduğunu anladığım gişe memuresi tam işlemlerimi yapıp biletleri hazırlamaya başlayacakken bir anda fikir değiştirip yerinden kalkıp içerideki ofise gidiyor.

Kısa bir bekleyiş ardından geri gelmesiyle biletlerimi alacağımı sanıyorum. Ancak bana dönüp AB vatandaşı olmayanların Fransa’dan interrail bileti alamayacağını söylüyor. Kendisiyle muazzam bir tartışmaya giriyoruz. Kurallardan çok emin olduğumu, istenilen Avrupa ülkesinde bilet alabileceğimi, üstelik bu biletle istediğim yere seyahat edebileceğimi deklare ediyorum. Yönetici olan beyefendi gelip bana aynı şeyleri söylüyor. Burada on saniyede okuyabileceğiniz tartışma manasız bir şekilde yaklaşık olarak yarım saat sürüyor. En sonunda kendilerinden Fransız demiryolları SNCF’in Paris’teki genel merkezini aramalarını talep ediyorum. Bu talebim sonunda akıllarına açıp internetten kuralları okumak geliyor ve bana biletleri satıyorlar. Ancak bu kuru inat bana çok pahalıya mal oluyor. İtalya’ya geçeceğim treni kaçırıyorum. Lyon’dan bir aktarma ile İtalya sınırındaki Modane kasabasına gitmek ve oradan sabah ilk trenle İtalya’ya geçmek dışında şansım kalmıyor.

Trene atlayıp Modane’a doğru yola koyuluyorum. Fransız Alplerinin eteğine kurulmuş kasabaya vardığımda tren istasyonunda sabaha kadar 5-6 saat beklemeyi planlıyorum. Böylece ekonomik olarak dar olan bütçemi ekstra bir konaklama ücretinden kurtarabileceğim.

Modane’a vardığımda havayı kararmış buluyorum. Ufak bir dağ kasabasının tren istasyonunda gece rahatça yayılacak bir köşe bulup yarım saati doldurmuşken istasyonda kılıksız tipler belirmeye başlıyor. Geçici olduğunu düşünsem de koca bekleme salonunda kıyı kıyı yakınlaşmaya başlıyorlar. O noktada eşyaları toplayıp kendimi dışarı atmaya karar veriyorum. İstasyondan çıkınca hemen karşıda iki otel görüp; mecburiyetten bütçeyi zorlayıp birinde kalmaya karar veriyorum. Girdiğimim iki otel de bütçemin çok üstünde fiyatlar veriyor. Böyle olunca istasyona gidip tekrar bekleme salonunu kontrol ediyorum. İstasyona vardığımda muhteşem bir sürprizle karşılaşıyorum. İstasyon kapı duvar. Sevgili memurlar kapıları kitleyip gitmişler. İstasyonun önündeki banklardan birine yorgun ve umutsuz olarak sırtımda koca çantayla oturuyorum. Alplerdeki Modane’ın soğuğu kendini hafiften hissettirmeye başlıyor; ben de yazlık kıyafetlerle hazırlıksız yakalanıyorum. Üç haftanın yorgunluğu, Lyon Garındaki gerginlik, trenleri başkası yüzünden kaçırmak ve şimdi de Fransız Alplerinde sokakta kalmak… Daha neler gelecek başıma diye moralimi bozuyorum.

Tam bu esnada birisi kadın üç kişilik bir grup yanımdaki banklara oturuyor. Sırtlarında koca çantalarla istasyonu göstererek İtalyanca birbirlerine laf anlatıyorlar. Birkaç dakika sonra beni farkediyorlar. Doğrudan konuya giriyorum. İtalya’ya gideceğimi, bekleme salonuna gelen tipleri anlatıyorum. Sabaha kadar bekleyecek yerimin olmadığını, onların ne yapacaklarını soruyorum. Onlar da beş haftadır Avrupa ve İrlanda’yı gezdiklerini, Torino’daki evlerine döndüklerini aynı tiplerden çekinip istasyondan çıktıklarını anlatıyorlar. Biraz ileride bir alan var çadır atacağız sabaha kadar diyorlar. Sizin adınıza çadırlarınız olmasına sevindim deyip tam muhabbeti kapatıyorken bir anda adının sonradan Enrico olacağını öğrendiğim ekip üyesi fazla çadırımız var bize katılmak ister misin diye soruyor. O anda makus talihimin döndüğü anlayıp, ağzımdaki otuz iki dişi gösteren bir sırıtmayla hemen tekliflerini kabul ediyorum.

Kamp atacağımız alana giderken kasabada karşımıza ufak bir bar çıkıyor. Geceyi kurtaran daveti yapan İtalyan ekibe bira ısmarlamaya karar veriyorum ve bara dalıyoruz.  Neyse ki bira ucuz. Biralarla beraber gelen karton bardak altlığını ben çok ıslatmadan çantaya atınca sonradan ekibin fahri animatörü olduğunu öğrendiğim Armando sen de mi koleksiyonersin sorusunu soruyor. Onayı aldıktan sonra çantasından tüm seyahati boyunca topladığı bardak altlıklarını çıkartıyor. Özellikle Belçika’dan toparladığı şahane parçalar beni benden alıyor. Ben de çantamdan Le Puy-en-Velay’da pub işleten komşumuzun bana hediye ettiği bardak altlıklarını çıkarıyorum. Ardından keyifli bir takasa başlıyoruz. Koleksiyonumun hala en değerli bazı parçalarını alıyorum. Biraları içip seyahat hikayelerimizi paylaştıktan sonra çadırları kurmak üzere dışarı çıkıyoruz.

Çadırları kurduktan sonra üç erkek ikişer saatten nöbet tutma kararını alıyoruz. Enrico ve Armando kibarlık edip rahatça dinlenebilmem için en son nöbeti bana bırakıyorlar. Gece vukuatsız tamamlanıyor ve sabah çadırları toplayıp tren istasyonuna hep beraber yürüyoruz. Trene atlıyoruz ve Torino’ya doğru hareket ediyoruz. O esnada Sara çantasından koca bir torba çıkartıyor. Kaşla göz arası fırına gidip o da hepimize kahvaltılık almış. Yol boyu taze çörek ve croissantları mideye indiriyoruz. Sara yolda ziyaret edeceğim İtalyan şehirlerine dair şahane yemek önerileri veriyor. Türkler ve İtalyanların bir araya gelmesi sonucu muhabbet ister istemez bir şekilde yemeğe bağlanıyor. Torino’ya geldiğim de onlar trenden iniyor bense Milano’ya devam ediyorum.

O zamandan bu zamana arada hala odamın duvarında asılı bardak altlıklarına takılıyor gözüm. Her insanın başkasının Hızır’ı olduğunu düşünüyorum. Başın sıkışınca elbet yetişen biri çıkıyor yollarda. İyi ki Lyon’da bir buçuk saat kaybetmişim de bu insanlarla tanışmışım diyorum. Dünyanın her şeye rağmen iyi bir yer, insanların da güvenilir olduğunu hatırlatıyorlar bana duvarımdaki bardak altlıkları.

Share

You May Also Like

One comment

  1. ercan
    08/2015 at 15:24

    Bu hikaye okuyana bile nefis geliyorsa, kim bilir yaşayan neler hissetmiştir 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *