,

Vancouver Maratonu – 166. Gün

Vancouver’daki dört veya beşinci günümde otobüs durağında bir reklam görüyorum. Mayıs başındaki Vancouver Maratonunun ilanı bu. Belki kaydolurum deyip fotoğrafını çekiyorum. Akşam eve döndüğümde o gün çektiğim fotoğrafları karıştırırken ilanı görüyorum ve bir anda bilgisayarı açıp 21 km’lik yarı maratona kaydoluyorum. Ardından seyahat boyunca aksattığım koşmaya beni Tokyo’da geri döndüren Engin’e haber veriyorum.

Kayıt gününden sonra maratona kalan 2 haftalık sürede önce Vancouver’da sonra da Victoria’da birkaç kere koşuyorum. Hayatımda 21 km’yi hiç koşmadığım için endişeliyim biraz. Engin ise sürekli “16 km koşuyorsun, üzerini de koşarsın.” diyerek okyanusun diğer yakasından motivasyon sağlıyor.

Yarış için Victoria’dan feribotla Vancouver’a dönüyorum. Dan, o hafta sonu şehirde yok. Ancak evde kalabileceğimi söylüyor. Hatta evde benim dışımda 42 km’lik tam maratonu koşacak başka bir kanepe sörfçüsü daha var. Yarıştan bir gün önce maraton fuarına gidiyorum. Göğüs numaramı, çantamı ve yarış kitimi alıyorum. Fuar şahane planlanmış. Koşanlara maraton günü geçerli ücretsiz ulaşım kartları da dağıtılıyor. Bir firmanın tezgahındaki çarkıfelekte şansımı deneyip bir çift bedava çorap kazanıyorum.

Yürüyerek eve dönüyorum. Eşyaları bırakıp kendimi Westend’in renkli sokaklarına atıyorum. Hava sıcak, güneş tepede. Herkes kendini sokaklara atmış. Bir kahve dükkanına girip sokaktan geçen insanları izliyorum. Vancouver adeta hızı düşürülmüş bir şehir. Herkes sakin, kimsenin acelesi yok. İnsanlar fakir veya zengin genel olarak mutlu ve huzurlu.

Erken bir akşam yemeği yiyip eve dönüyorum. Bu esnada her şey için sıraya girmeye bayılan Kanadalıları yine sahilde sıraya girmiş halde buluyorum. Genç bir adam kocaman bir teleskop getirmiş insanlara Jüpiter’i izletiyor. Sıraya girip hayatımda ilk defa Jupiter’i izliyorum.

Eve gittiğimde maraton koşacak olan ev arkadaşımla tanışıyorum. Yarı maraton başlangıcı sabah 7’de olduğu için muhabbeti kısa kesip uykuya geçiyorum. Sabah kargalar kahvaltı etmeden ayaktayım. Hızlı bir kahvaltı sonrası metroya yürüyorum. Metrodaki herkes koşucu. King Edward durağında inip kavimler göçünü andıran bir halde başlangıç noktasına yürüyoruz.

Başlangıç alanında öncelikle eşyalarımı görevlilere teslim ediyorum. Ardından ısınmaya başlıyorum. Bu esnada çevremi inceliyorum. İstanbul’daki koşularda gördüğüm, gösteriş yapmak için gelmiş kasıntı tipler yok. Herkes mutlu bir şekilde eğlenmeye gelmiş. Yaşlılar birbiriyle şakalaşıyor. İnsanlar arkadaşlarıyla karşılaşıp birbirine sarılıyor. Kimsenin bir şey kanıtlama derdi yok.

Anonslar koşunun kısa bir süre sonra başlayacağını belirtiyor. Planladığım süre 2 saat 30 dakika civarında olduğu için elinde 2:30:00 tabelası taşıyan tavşanın arkasına geçiyorum. Tavşanlar yarış boyu tempo belirleyen, yeri geldiğinde grubu dinlendiren veya hızlandıran maratonda görevli koşucular.

Müthiş bir kalabalık var. Her yaştan ve her türden insan mevcut. Kanada’nın sihri de bu çeşitlilikte. Uzun sakallarıyla yaşlı Sikhler geçiyor yanımdan. Önümüzdeki 2:15:00 grubu biraz uzaklaştıktan sonra yarış tabancası patlıyor ve bizim için koşu başlıyor.

İçinde bulunduğum kitleden midir bilinmez sabah erken koşmayı sevmememe(yazdıktan sonra 3 kere sesli heceledim) rağmen kendimi çok iyi hissediyorum. Yakmayan ama ısıtan şahane bir Mayıs güneşi var tepemizde. Başlangıç alanından çıktıktan hemen sonra seyirciler belirmeye başlıyor. Gözlerime inanamıyorum. Ufacık çocuklarıyla sabahın köründe insanlar yolların kenarında koşanlara destek veriyorlar. Bazıları komik pankartlar hazırlamış. Kenardaki ufak çocuklar ellerini uzatıp koşanlardan beşlik istiyorlar.

Koştukça bacaklarım açılıyor. Böyle koşularda genelde önümde benzer tempoda koşanları tavşan olarak alıp devam ederim ancak gruptaki insanları teker teker geçmeye başlıyorum. Bir süre sonra 2:15:00 grubunun tavşanını yakalıyorum. Bir süre onların temposunda koşuyorum.

Bu esnada şehirde hiç görmediğim yerlerden geçiyorum. Bir şehrin sokaklarını görmenin en iyi yolunun o şehirde koşmak olduğu tekrar kanıtlanıyor. Bir süre sonra 2:15:00 grubunun da temposu kesmiyor ve hızlanıyorum. Sunset Beach’den ve Dan’in evinin önünden geçerken grup ve tavşan arkamda kalmış durumda. Ardından 1 hafta boyunca idman yaptığım Stanley Park’a giriyoruz.

Park’ın içinde 8km’lik koşunun katılımcıları başlamak için bekliyorlar. Biz geçerken yol kenarına gelip hepimizi destekliyorlar. Parkta bile birçok seyirci var. Türkiye’deki koşularda bomboş sokaklarda koşarken burada şehir halkının koşanlara desteği insanı adeta arkadan iten bir güç oluyor.

Stanley Park sonrası şehir merkezine giriyorum. Son birkaç kilometre kalıyor önümde. Sanki attığım her adımda hafifliyorum. Şehir merkezindeki dev binaların ardından koşarken artık hem seyirci sayısı hem müzik sesleri artıyor. Son 500m işaretini gördüğümde garipsiyorum. Asla bitmeyecek gibi gelen bir 21 km vardı sabah önümde. Nasıl geçtiğini anlamadan bitti diye düşünüyorum. Son düzlükte artık üzerinde kocaman finish yazan kapıyı gördüğümde mutluluktan nefesim kesiliyor.

Bağırarak bitiş çizgisini geçiyorum. Hissettiklerim saf bir mutluluk. Üzerinde 21 km koştu yazan madalyayı elime tutuşturduklarında gözümden birkaç damla iniyor aşağı. Neyse ki terle karışıyor kısa sürede de yiğitliğe bok sürdürmüyorum. Revire gidip dizlerim için buz istiyorum. Buzları dizime koyarken gönüllü bir teyze bana refakat ediyor. Dünya seyahatimi anlatıyorum, pek ilgileniyor. 15 dakika sonrasında teyzeye teşekkür edip, vedalaşıyorum.

Ardından eşyalarımı almak için alanın ilerisine ilerliyorum. Elime bol miktarda yiyecek içecek tutuşturuyorlar. Üzerimi değiştirip, bir şeyler yiyip, çevre sokaklardaki maraton festivaline göz atıyorum. Eve doğru yürüyüşe geçerken aklıma başlangıç noktasından hemen önce gördüğüm ufak pankart aklıma geliyor:

Soru yapabilecek misin değil, yapacak mısın?

Share

You May Also Like

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *