,

Victoria’da Yeni Dostlar – 163. Gün

2015 Kasım’ında yola çıkmadan önce I can travel’ın Facebook sayfasında, 360’ın duyuru postu altına bir yorum geliyor. Tanımadığım bir adam beni Kanada’da gitmeye pek de niyetim olmayan bir şehre davet ediyor. Daha İstanbul’dayım ve Kanada’ya ulaşmama 6 aydan uzun süre var.

onur

Yorumun sahibiyle Afrika ve Asya yolculuğu boyunca iletişimde kalıyoruz. Ortak arkadaşlarımız çıkıyor. Vakit sıkıntım yok nasılsa, neden olmasın diyerek Vancouver’a 2 saatlik feribot mesafesindeki Victoria şehrine 2-3 gün gitmeye karar veriyorum. İşte Onur’un hayatıma girişi böyle oluyor.

O yorumdan tam beş buçuk ay sonra Vancouver’da bir metro istasyonunda buluşuyoruz. Onur, İstanbul’dan, hayatını tamamen değiştirecek bir cenazeden dönüyor. Victoria’ya giden feribota atlıyoruz. Feribot kalkar kalkmaz muhabbete başlıyoruz. Sanki yıllardır görüşmeyen iki eski dost gibi çenelerimiz açılıyor.

Onur 2 sene önce, hayatında iyi gitmeyen şeylerden sıkılıp, İstanbul’da iyi para kazandığı, konforlu bir hayatı bırakıp, arabasını satıp, İstanbul hayatının sırtına bindirdiği borçlarını ödeyip, Kanada’ya geliyor. Şansına çalıştığı şirket Victoria merkezli ve aynı işi yapmaya devam ediyor. Herkesin “gidicim bi ilkidin” deyip, geri vites yaptığı noktadan o dönmüyor ve patronuna ben geliyorum deyip tek yön biletle kendini Victoria’da buluyor.

Feribot yolculuğu boyunca İstanbul’daki hayatlarımızın ne kadar paralel gidip, denk gelemediğimize şaşırıyoruz. Ortak arkadaşlar, yakın semtler, tanıdık mekanlardan bahsediyoruz. Onur’un Victoria şehir merkezinde bulunan, şehir turunda turistlere gösterilen, eski itfaiye binası olan evine vardığımızda sanki bir yabancının evine değil, bir akrabamın evine gelmiş rahatlığını taşıyorum.

Bir süre sonra Onur’un hayat arkadaşı Renata bize katılıyor. Sao Paolo’da kurumsal bir hayatta havalı bir işi varken Brezilya’nın bokluğundan daralıp Kanada’ya geliyor. Bir süre sonra yolları Onur’la kesişiyor ve ülkelerindeki bozuk düzenden sıkılmış iki insan olarak birbirlerini buluyorlar.

Ertesi gün Onur’la Victoria’yı dolaşıyoruz. Adından da anlaşılacağı gibi Kanada’nın en Britanyalı şehrindeyiz. Burası aynı zamanda British Columbia eyaletinin başkenti. Parlamento binası önünde kocaman bir Kraliçe Victoria heykeli adeta ufak limanı izliyor. Limana inip fokları ve onu besleyen veletleri izliyoruz.

Onur düşünceli. Bir gün önce döndüğü cenaze Kanada’ya gelmesine neden olan, abisi olarak gördüğü, şirketi beraber bir noktaya getirdikleri patronuna ait. Ancak şirket patronu üzerinden döndüğü için neler olacağından emin değil. Kanada’da yaşamaya devam etmek istediği için başka iş fırsatları konusunda fikir üretmeye çalışıyor. Şehirde yürüyoruz, yürüdükçe muhabbet ediyoruz. Onur’la o kadar birbirimize benziyoruz ki birbirimizin cümlelerini tamamlıyoruz bazen.

İki Türk olarak önce limandaki yüzen renkli evlere bakıp, fiyatlarını öğreniyoruz. Ardından okyanus kıyısına gidip karşı kıyıdaki dağları izliyoruz. Eve komşu pub Garrick’s Head’de otururken mutluğun mideden geldiği fikri kafamda şimşek gibi çakıyor. Süpermarkete gidip alışveriş yapıyoruz. Akşam Renata’ya kurufasülye ve pilav pişiriyoruz.

Renata’nın da durumu Onur’dan pek farksız değil. 2 güne kalıcı oturum izni için görüşmesi var. Eğer alamazsa ülkeyi terketmesi gerekiyor. Almaması için hiçbir neden olmamasına rağmen yine de haklı olarak müthiş bir gerginlik içerisinde. Dünyanın çeşitli yerlerine sürüklenmiş bir işsiz, şirketinin durumu belirsiz bir adam ve geleceği bir memurun iki dudağı arasındaki bir göçmen yemek yerken dünyayı umursamazcasına kahkahalar atarak anı yaşıyoruz. Ülkelerimiz arasındaki benzerlikleri konuşuyoruz.

Ertesi gün evde miskinlik ederken Onur İstanbul’da çalıştıkları büyük bir müşterileriyle bir sene daha çalışacaklarını öğreniyor. Şirketin devamı için önemli bir adım olan bu haberle evde bir bayram havası esiyor. Sıkışmadıkça Hızır yetişmezmiş lafını doğrularcasına aylardır haber gelmeyen projeden haber geliyor.

Victoria’daki günlerimiz şehrin çevresindeki mekanları gezerek geçiyor. Bir gün X-man filminde kullanılan Hatley Şatosu’nun bulunduğu ve şahane bir botanik bahçesinin olduğu üniversite kampüsüne pikniğe gidiyoruz. Başka bir gün şehirde “food truck” festivali olduğunu öğrenip soluğu o meydanda alıyoruz. 2 Türk ve 1 Brezilyalı olarak burada ne açsak yürür planları eşliğinde her arabadan farklı yiyecekleri tadıyoruz.

Birkaç gün sonra ise Renata sinirden titreyerek Vancouver’a kalıcı oturum görüşmesine gidiyor. Öğleden sonra, çıkınca mutlu haberi veriyor. Artık oy vermek ve pasaport sahibi olmak dışında bir Kanadalıyla aynı haklara sahip. İstediği işte çalışabiliyor. O yoldayken kutlama hazırlıklarına başlıyoruz. Ucuz şampanya, bir Kanada bayrağı ve bir Kanada rozeti alıyoruz. Geldiğinde çalmak için sıkıcı Kanada Milli Marşını bilgisayarda hazır tutuyoruz. Kapı açılıyor ve karşımızda aylardır beklediği şeyi elde etmiş mutlu bir kadın var. Şampanyayı patlatıyoruz, fonda Kanada Milli Marşı eşliğinde rozetini takıyoruz.

Ertesi gün, 30 yaşından sonra insanın yakın arkadaşlar edinebileceğini öğreten Onur ve bir şekilde kesin akraba olduğumuza kanaat getirdiğimiz Renata’dan ayrılıp Vancouver Maratonu’nda koşmak için ana karaya mutlu bir şekilde geri dönüyorum. Sonuçta dostlarımız ne kadar mutluysa o kadar mutlu değil miyiz?

Share

You May Also Like

One comment

  1. coskun gunduz
    08/2016 at 10:06

    Guzel hikayeler. Onur’u universiteden taniyorum, facebook’ta gorustugunuzu okuyunca cok sasirmistim. Bol sans hepinize.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *