, ,

Yeryüzündeki Cehennem – 94. Gün

Dar ve bol virajlı yolları 11 saatte aşıp, akşam Ngadisari dağ köyündeki otele varıyoruz. Yanımda Yogya’daki hostelde tanıştığım Marcus ve Cihan var. Cihan 360’da karşılaştığım önceden tanıdıklarım dışındaki ilk Türk gezgin. Beraber Bromo ve İjen’i ziyaret edip oradan da Bali’ye geçmeye niyetliyoruz. Otelde kısa bir uyku çektikten sonra ilk durak Bromo için sabaha karşı uyanıyoruz.

İlk durağımız olan Bromo Volkan’ı kısa bir süre önce tekrar tütmeye başladığı için çevresindeki milli park ve krater ziyaretleri durdurulmuş. Bu nedenle sabah gün doğumunda ancak kendisini uzaktan bir tepeden görebileceğimizi öğreniyoruz. Bunu bilmemize rağmen bizi yukarı çıkartan köylüler bizden milli parka giriş parası istiyor. Bol bağırışmalı, sözlü bir kavga sonrası paraları kurtarıp yolumuza devam ediyoruz. Daha gün ışımadığı için patikayı cep telefonu ışıklarıyla çıkıyoruz.

Gözlem noktasına geldiğimizde kendimize uygun yerler bulup Bromo ve çevresindeki diğer volkanları alacakaranlıkta gözümüzün gördüğü kadarıyla izlemeye başlıyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra günün ilk ışıkları Bromo’ya ulaşmaya başlıyor. Karşımızda kocaman bir dev tütüyor. Oturup manzaranın keyfini çıkartıyoruz. Işığın kuvveti arttıkça çevresindeki volkanik arazinin de güzelliği ortaya çıkıyor. Gözlem tepesinde geçen bir kaç saat sonunda yürüyerek şöförümüzle buluşacağımız yere varıyoruz.

Otelde yapılan uyduruk bir kahvaltı sonrası niyetimiz bu sefer 8 saatlik bir karayolu yolculuğu sonucu Sempol köyüne varmak. Sempol köyünde geçireceğimiz birkaç saat sonrasında gece İjen volkan’ına tırmanacağız.

Yol Bromo’ya tırmanmanın yorgunluğu ile bitmek bilmiyor. Neyseki tam tükendiğimiz anlarda yaklaştığımızı farkediyoruz. Köydeki motele yerleşip hemen bir şeyler atıştırıyoruz. Derdimiz bir an önce uyumak. Çünkü saat 12:30’da kalkıp kahvaltı edip gece 1’de İjen’in bulunduğu milli parka hareket edeceğiz.

İjen’de iki seçenek var. Biri dünyanın en acayip doğal olaylarından biri olan mavi alevi görmek ve kraterde gün doğumunu izlemek. Diğeri ise mavi alevi es geçip sadece gün doğumuna yetişmek. Biz Marcus’la mavi alevli olanı tercih ediyoruz. Cihan ise sadece gündoğumunu seçiyor. Bu noktada bizden 3 saat fazla uyuyacak.

Akşam 8 civarında yatağa girdiğimde tüm yorgunluğuma rağmen uykuya dalamıyorum. Ertesi gün Endonezya’ya geliş nedenim olan dağa tırnamacağım gerçeği kafamda dolaşıyor. Birkaç sene önce BBC Earth’de izlediğim ve belki de o gün aklıma kazıdığım sülfür madenini canlı görme şansına erişeceğimi farkettikçe heyecanlanıyorum ve uykudan daha da uzaklaşıyorum. Dışarıda bira içen Marcus’un yanına gidiyorum. Birayı paylaşıp biraz sohbet ediyoruz. Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlayınca hemen yatağa dönüyorum.

Gece yarısı 12:30’da alarm acı acı çalmaya başlıyor. Cihan’ı uyandırmamak için hemen susturup Markus’u dürtüyorum. Kuzey Avrupalı disipliniyle hemen fırlıyor yataktan. Akşamdan hazırladığımız kıyafetleri giyiyoruz. Dağda hava sıcaklığı 5 derece civarında seyrettiğinden ve sıkı rüzgardan korunmak için kışlık kıyafetlerleyiz. Marcus İsveçli oluşundan dolayı 2 sweatshirtü yeterli görmüş.

Hızlı bir kahvaltı sonrası minibüse atlayıp, 1 saatlik yolculuk sonrası Paltuding’deki tırmanış başlangıç noktasına varıyoruz. Rehberimiz Gure ile tanışıyoruz. Gece ormanlık alandan çıkış yapacağımız için rehber almamız mecburi. Kısa bir süre sonra yürümeye başlıyoruz. Hafif bir eğimle başlayan patika giderek dikleşiyor. İçimden “Umarım 2 saat bu eğimde çıkmayız.” Diye geçiriyorum. Gece sadece 1-2 fener ve ay ışığı altında orman içinden ilerliyoruz.  Keçi temposunda ekibi çıkartan rehberimizi uyarıp bir ara veriyoruz. Hava o kadar temiz ve serin ki hiç ekvator civarındaymışım gibi hissetmiyorum. Rehberimizin uyarısıyla tekrar tırmanışa başlıyoruz. Yolda ne kadar yavaş olursak sabah 5 civarında görünmez hale gelen mavi alevi görüş süremiz azalıyor.

Yaklaşık 45 dakikalık bir tırmanıştan sonra bir barakaya geliyoruz. Bu nokta kraterdeki zehirli sülfür gazından korunmak için mecburi takmamız gereken maskeleri kiralayacağımız nokta. Rehberimizin de yardımıyla pazarlık edip maskeleri alıyoruz. Ben geçen senelerin verdiği uzmanlıkla hemen 2 en iyiyi seçip Marcus’la bana ayırıyorum. Bir İsveçli olarak hayatında ilk defa gaz maskesi kullanacak olan Marcus’a yardımcı olduktan sonra yola koyuluyoruz tekrardan. Yolda yıldızlara mı yola mı baksak kararsız kalıyoruz. Zifiri karanlık nedeniyle tertemiz bir yıldız sergisi izliyoruz.

Yaklaşık 15 dakika daha yürüdükten sonra kraterin tepesine varıyoruz. Artık maskeleri takıp kayalardan aşağı inme vakti. Fener ve telefon ışıklarıyla kısmen kaygan volkanik kayalardan usulca kraterin içine inmeye başlıyoruz. Kısa bir süre sonra uzaktan gecenin yıldızı görülmeye başlıyor; mavi alev. Sülfür madeninde bulunan sülfürik asidin yanması sonucu ortaya çıkan bu mavi alev gece belirli saatlerde ve dünyada sadece 2 yerde görülüyor. En iyi gözlemlenebildiği yer ise İjen. 5 metreye kadar yükselen mavi alev, yaklaşık 600 derece civarında.

İjen adeta bambaşka bir gezegen. Kendimi Mars’ta geçen filmlerde gibi hissediyorum. Hayatımda görmeyi en çok istediğim yerlerden birindeyim. Mutluluktan ağlayacak gibi oluyorum. Ancak bir anda rüzgardan yön değiştiren sülfür dumanı duygusallığa izin vermiyor. Bir anda üzerimize yönelen duman işin ciddiyetini fark etmemizi sağlıyor. Marcus’la alevin daha yakınına gidip fotoğraf çekmeyi deniyoruz. Kısmen de başarılı oluyoruz. Ben dayanamayıp daha da yakınlaşmak için madenin içine doğru hareket ediyorum. Tam yaklaşmışken duman tekrar yön değiştirip etrafımı sarıyor. Hemen yerdeki maden borularından referans alarak geri dönüyorum.

Adeta Disneyland’a bırakılmış çocuklar gibiyim. Nereye koşacağımı bilemiyorum. Coşkudan maden işçilerinin taşıdıkları sülfür kayalara sarılacağım neredeyse. İkinci alevin olduğu daha aşağıdaki bölgeye ilerliyoruz. Karşımızdaki muazzam doğa olayıyla büyülenmiş halde kısmen fotoğraf çekip, kısmen izliyoruz.

Bu noktada madende çalışan işçilerden bahsetmek gerekiyor. İşçiler dünyanın en zor ve tehlikeli işlerinden biri olan bu madende maskesiz çalışıyorlar. Yaklaşık olarak 70-80 kilo sülfür alan sepetlerini 3 kilometre boyunca sırtlarında aşağı kadar taşımak zorundalar. Çıkış ise bizim gece tırmandığımız yoldan yapılıyor ancak boş sepetler yine sırtta. Üstelik bu yolu günde 2 defa çıkıp inmek durumundalar. Kilo başına 1000 Endonezya Rupisi kazanıyorlar. Toplam günlük kazançları ise 6-7 dolar civarında oluyor. Kendileri ise yaklaşık 50 kilo civarındalar.

Saate baktığımızda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Tekrar üst kısımdaki aleve doğru harekete geçiyoruz. Amacımız son fotoğrafları çekip kraterin tepesine çıkıp gün doğumunu izlemek. Ben dayanamayıp tekrar aleve yaklaşmaya çalışıyorum. Olan oluyor ve bir anda etrafım dumanla kaplanıyor. Korunmak için gözlerimi kapatıyorum. Duman bu defa o kadar kuvvetli ki yön duygumu kaybediyorum. Bir yere ilerleyip dumandan çıkma şansım sıfır. Yanlış yöne ilerlersem 2. adımımda mavi alevin içindeyim. Neyse ki rüzgarın yardımıyla duman biraz açılıyor ve kendimi kurtarıyorum.

Kenarda kendime gelmeye çalışıyorum. Biraz dinlendikten sonra Marcus’la yukarı tırmanıyoruz. Aşağı baktığımızda mavi alev yavaşça gözden kaybolmaya başlıyor. Bu seferse karşımızda dünyanın en asidik göllerinden biri ve hala madenin tüten sülfür dumanı çıkıyor. Kratere tepeden bakan bir noktaya oturup dinlenmeye başlıyoruz.

Ben gece motelden çıkarken aceleyle doldurduğum termosumdaki sıcak çayı çıkartıyorum. Marcus’ta bisküvi bendeyse kuruyemişler var. Keyfimize denecek yok. Hem tüm gecenin yorgunluğunu bastırıyoruz hem de dünyanın en şiirsel manzaralarından birine bakıyoruz. Bu esnada çevremizde esen kuvvetli rüzgar ve açıkta kalan yerlerimizi donduran hava hiç umrumuzda olmuyor.

Tepede neredeyse bir saate yakın vakit geçirdikten sonra iniş vaktimiz geliyor. Bu esnada Endonezya’daki dağcılık kulüplerinden birinin üyeleri bizimle fotoğraf çektiriyor. Tam inişe geçecekken her şeye rağmen gülümseyerek bizimle uzun uzun sohbet eden bir maden işçisine rastlıyoruz. Gözlerinin içi dolan bu genç adam bize ailesinden, çocuklarından bahsediyor. En ufak bir yardım talebi veya para isteği olmadan tüm onuruyla karşımızda duruyor. Marcus denemek için kısmen dolu bir sepeti omuzlamaya çalışıyor ancak sonuç nafile. Marcus’la aşağı inerken karşımıza çıkan muhteşem manzaralara bakıyoruz ve insanoğlunun ne kadar acımasız olduğunu tekrar birbirimize hatırlatıyoruz. Marcus belki de İjen’le ilgili en güzel tasviri yapıyor “Bu adamlar her gün cehennemi yaşıyorlar.”

Share

You May Also Like

5 comments on “Yeryüzündeki Cehennem – 94. Gün

  1. Gezi Tozu Burcu
    03/2016 at 15:07

    Ne belgeselmiş kardeşim.
    Biz de izledik diye gittiydik 🙂
    Bu arada rehberimiz de aynı sanırım Pepe (Sapto Hadi)

  2. aylak ilsu
    03/2016 at 15:53

    Çok güzelmiş burası yav. Ben de gideyim.

  3. Güneş AKDOĞAN
    04/2016 at 19:06

    Yolculuğunu feci şekilde kıskanarak izliyorum. Sanırım en çok kıskandığım bölüm de burası oldu.
    Fotoğrafları sosyal medyada gördükten sonra bir de yolun hikayesini okumak çok iyi oldu. Aynen devam, gez, toz, yaz bize de okumak düşsün.

  4. Selim akbey
    05/2016 at 15:58

    Siteyi şans eseri keşfettim ama bayıldım. özellikle fotoğraflar harika

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *