,

Yogya’da Beslenme Saati – 90. gün

Tek katlı evlerin sarmaladığı, ağaçların kenar süsü olduğu, rengarenk Yogyakarta sokakları Jakarta’nın gri, soğuk, somurtkan ve bürokratik dünyasından sonra ilaç gibi geliyor bünyeme. Sabahın kör saatinde trenden inmeme ve yatağım hazırlanana kadar hostelin resepsiyonundaki sedirde uyumama rağmen enerjim yüksek. Öğlene doğru kendimi dışarı atıp neredeyse her sokakta bulunan sanat galerilerine atıyorum kendimi. Her daldığım sokakta bir duvar resmi çıkıyor karşıma.

Batik dükkanlarının vitrinlerine takılıp kalıyorum. Göz alıcı desenleriyle hepsi elde üretilmiş geleneksel etekler yani saronglar asılı. Erkeklerin etek giymesinin tamamen bir fizyolojik gereklilik olduğunu ve kıyafet kültürümüzün yanlış evrildiğini düşünmeye başlıyorum. Bu esnada sokaktan saronglarını bellerine dolamış 2-3 adam geçmesiyle kendime hak verip yürümeye devam ediyorum.

Ara sokaklarda kaybolup, saatlerce sağa sola baka baka yürüdükten sonra kendimi Kraton yani eski kraliyet sarayı önünde buluyorum. Biletimi alıp, içeri giriyorum. Sarayın mimari ve görkem olarak çok bir önemi yok. İçeride ağırlıklı olarak saronglar ve kraliyet ailesine ait basit eşyalar sergileniyor. Sarayın alametifarikası ise geniş avlusundaki Wayang Kulit gösterisine denk geliyor. Cava Adası’nın 500 seneden eskiye dayanan bu gölge kukla tiyatrosu geleneği, İslamiyet’in adaya hakim olmasından sonra sekteye uğrasa da halen devam ettiriliyor.

Bir Karagöz-Hacıvat sever olarak tiyatroyla karşılaşınca hemen ilk sıradan bir sandalyeye oturup oyunu izlemeye başlıyorum. Bir süre sonra temposunun düşüklüğü ve yerel dilde olması nedeniyle tekdüzeleşen oyundaki müzikal zenginlik dikkatimi çekiyor. Oturduğum sandalyeden kalkıp perdenin arkasına doğru yönleniyorum. Bir kaç metre ilerde karşıma kocaman bir orkestra çıkıyor. Geleneksel saray fedaisi kıyafetleriyle onlarca müzisyen geleneksel çalgılarla oyuna tüm o mistik havasını katıyor. Onlarca kuklanın kullanıldığı oyunu bırakıp, müzisyenleri izlemeye başlıyorum. Saatlerce çaldıkları için yanlarında bir kısmı tüketilmiş içecekler, yemekler duruyor. Kimisi sigara tüttürüyor, kimi de sessiz sessiz birbiriyle sohbet ediyor. Ancak tüm bunlar olurken müzikte hiçbir aksama olmuyor. Sahne arkasını izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum ve Kraton’un kapanma saati geliyor.

Ertesi gün hostelde oyalanırken Michelle ve Andriy ile tanışıyorum. Hostelin sahipleri. Muhabbete başlıyorum, laf lafı açıyor, konu konuya bağlanıyor. İşleri oldukları için gitmek zorunda kalıyorlar. Andriy kırılmış gözlüğümü görünce tamire götürmeyi teklif ediyor. Tüm günü yine sokaklarda geçiriyorum. Akşam gözlüğüm sağlam bir biçimde geri geliyor, tüm hostel ahalisi yine toplanıp muhabbete devam ediyoruz. Java dilinde naber sorusuna cevap olarak kullanılan ve iyilik sağlık anlamına gelen Sae Sae hepimize ev olup, iyilik sağlık getiriyor.

Yogya, boş bir günde oturulan, insanın kalkasının gelmediği, bittikçe ufak mezelerin söylenip sürenin uzatıldığı, güzel ve salaş bir sahil lokantası gibi bir şehre dönüşüyor. 2 gün diye başlayan macera 5. güne doğru uzuyor. Son günümde lokantanın meşhur tatlısını yemek için sabah 4’de uyanıp dünyanın tek parça en büyük Budist tapınağı olan Borobodur’a, gün doğumunu izlemeye gidiyorum. Görevlilerin elime tutuşturdukları uyduruk fenerle alacakaranlıkta tapınağın dar ve dik merdivenlerini hızla çıkıyorum. En üst terasa geldiğimdeyse gördüğüm şeyden büyüleniyorum.

Karşımda duran aktif Merapi Volkanı, yamaçlarından başlayan palmiye ormanı ve üzerine çöken sis adeta beni bir masala sokuyor. Merapi’nin eteklerindeki bulutlar her dakika birazdan yükselmeye başlayacak güneşin ışıklarıyla mavi, kırmızı, sarı, mor ve pembe renklerine bürünüyor. Neden buraya 9. Yüzyılda böyle bir tapınak yapıldığını anlamaya başlarken güneş yüzünü gösteriyor. Acaba dünyanın çeşitli yerlerinde bu gün doğumunu bekleyen kaç kişi var, bu şafak kaç kişiye umut olacak, kaç kişinin kabuslarına son verecek diye düşünüyorum.

Gün doğumunu izledikten sonra Yogya’ya, artık evim olmuş Sae Sae’ye dönüyorum. Dostlar kahvaltıdalar, bir anda tamam hissediyorum ruhen, yol yeniden çağırmaya başlıyor. Artık lokantadan hesabı isteyip, günlerdir ruhen beni doyuran sokakları, evleri, insanları geride bırakma zamanı. Kafamda İbn-i Arabi’nin sözleri dönüyor “Bir evi görür görmez, işte kalmak istediğim yer bu der, ama daha varır varmaz ayrılır, bir kez daha yollara düşersiniz yine.” Belki de budur bizim de lanetimiz diyorum kendime.

Share

You May Also Like

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *